Kızıl Bağbozumu finali Le Grève!

Tarladan üzüm keseriz hey / hani bizim, hani bizim, hani bizim şarabımız hey...

DÜNYA
Cuma, 21 Eylül 2007 (18 yıl 6 ay önce)

Ufuk Çizgisi, 17 Eylül 2007, Sayı: 69

"Ne iyi komünistlersiniz..." Bu niteleme, bağlarda ortaya çıkan "olağan dışı" gelişmelerle birlikte finali grev olan bir sınıf tavrının geliştirildiği bu yılki Kızıl Bağbozumu sonrası bir restoran bahçesinde oturup, değerlendirme yaparken buna dışardan tanıklık eden bir gencin, biraz da şaşkınlıkla dile getirdiği ifadedir.

Ona bunu söyleten neydi? Burada değerlendirme toplantısı yapan insanlar, toplumsal bir davaya, daha tam bir ifade ile sosyalizm mücadelesinin büyütülmesine gönüllü bir temelde katkıda bulunmak amacı ile biraraya gelmişlerdi...

Ezici çoğunluğu Fransa’nın çeşitli kentlerinde yaşayan göçmen emekçilerden oluşsa da Avrupa’nın başka ülkelerinden gelenlerle de harmanlanmış bu topluluk, belli bir zaman diliminde, komünal yaşam anlayışı ile hiçbir bireysel karşılık gütmeksizin biraraya gelip, çalışan ve neyi-neden yaptıklarının bilincinde olan, yorgunluklarını bu anlamdan aldıkları güçle sağaltmış olmanın neşesi ve dinginliği ile gülümseyen insanlardan oluşuyordu...

Şimdi de tüm o kesitin ortak muhasebesini yapıyorlardı. Birbirlerini dolayımsızca eleştirecek bir emek-ideal kardeşliği, yoldaşlığı vardı aralarında. Belli ki bu yoldaşlığı sağlamlaştırmak, "daha iyisini nasıl yapabiliriz?" sorusuna ortak akıldan süzülen sonuçlarla yanıt vermek, bu birlikteliğin yarattığı sonuçları böylesi bir toplantı ile kolektifleştirmek isteği duyuyordu herbiri.

Bu gencin bir cümle ile dile getirdiği bu topluluktan sezgisel de olsa algıladığı bu anlam bütünlüğünün ifadesinden başka bir şey değildi! O toplantıyı yapanlar açısından ise tüm o muhasebelerin anlamı; "Nasıl daha iyi komünistler olabiliriz?" arayışında düğümleniyordu.

Bizler için çok doğal olan bu durum çevresinde sistemin her türlü çirkefliğine tanıklık eden, bireysellik ve bireycileşmenin her biçimini bilen bu genç için olağanüstü bir şeydi. Günlük yaşam içerisinde bile en sıradan paylaşımlardan yoksun büyümüş olmanın ağırlığını, bu yeryüzünde "iyi komünistler"in varlığına bir an da olsa tanıklık ederek üzerinden atmıştı sanki... Biz birbirimize sarılıp alanlarımıza dönerken muhtemelen bu genç, "bütün insanlar, bütün yaşam böyle olursa" nelerin olabileceğine dair düşler kurmaya başlamıştır.

Le Grève


"İşçiler ‘70’lerde de grev yaptılar. Ama biz üzümleri kışladan asker getirip toplattık. Yine toplatırız." Bu sözleri, üzüm topladığımız tarlaların başında, eli belinde kasıla kasıla dolaşan tarım tekeli patronu Michel, söylüyordu taşeron aracılığı ile. O bir "toprak ağası"ydı. Yaşar Kemal’in romanlarındaki ağa kararakterlerinden farkı, kapitalist tarım işletmeciliği yapıyor olmasıydı. Görüntüsünde bile bu sınıfsal konumuna uygun modern bir aristokrat havası vardı!

Bu sömürgene yukarıdaki sözleri söyleten ise, Fransa’nın Rems bölgesinde aynı tarlada çalıştığımız, çoğunluğunu Karedenizli kadınların oluşturduğu ekiple birlikte yaptığımız grevdi! Bağlarda ortaya çıkan bu mütevazı sınıf tavrı, patrona sınıfın gücünü ucundan gösterince 1970'lerin görkemli işçi direnişlerinin yarattığı kabus aklına gelmişti!..

Mevsimlik işçi olarak farklı bölgelerden getirilmiş, ağır çalışma koşullarında kilo başı 17 Cent’e çalışan emekçilerin birbiriyle rekabete sokulduğu tarlalarda, farklı amaçlarla biraraya gelmiş ekipler arasında bir dayanışma köprüsü kuruldu. Biz Avrupa’da yaşayan komünistler olarak bu yıl 4. Kızıl Bağbozumu'nu gerçekleştiriyorduk. Diğer ekip ise "çok" para kazanma vaadiyle, taşeronun akrabaları aracılığı ile toplanıp getirilmiş emekçilerdi.

Bizler açısından da emekçiler açısından da hesap çarşıya uymamıştı. Tarlalardaki üzüm rekoltesi çok düşüktü ve bir kişinin günlük yövmiyesi kimi zaman 40-50 euroya kadar düşebiliyordu. Ayrıca ne kasaları çekebilecek motorlu taşıt vardı ne de bağcıların gelenekselleşmiş uygulaması olan kahve vs. ikramı. Bütün memnuniyetsizliklere rağmen, sonraki günler verimli tarlalara gidilecek kandırmacasıyla ilk üç gün bu koşullarda çalışıldı. Grev sırasında yaptığımız sohbetlerde öğrenecektik ki diğer ekipten, "Bu koşullarda çalışılmaz" diye tepki gösterenler, taşeron tarafından, "Sen isyan mı çıkarmak istiyorsun" diye susturulmuştu.

Bu bağlarda çalışmamızın dördüncü günü yeni tarlalara giderken, patron ve taşeronla buluşma noktasında diğer ekip kendi aralarında yaptığı değerlendirme sonrası bu koşulda çalışılmaz diyerek gençler öncülüğünde bayrak açtı. Gençler dile de hakim olmanın özgüveniyle, taşeronu devre dışı bırakarak patronla sıkı bir pazarlığa tutuştular. Arkadan gelen arabalardaki emek kahramanları ile birlikte bize "rakip" çıkartılmış ekibin tutumuna tam destek verdiğimizi söyleyerek dikildik tarım patronunun karşısına. Gideceğimiz tarlaların durumunu görerek belirleyecektik taleplerimizi.

bağbozumuTarlanın başına vardığımızda buranın durumunun daha vahim olduğunu gördük. Anlaşılan dertleri çok cüzi bir miktarla tarlaları temizletmekti. Bu kabul edilemez durum karşısında diğer ekiple birlikte günlük yevmiyenin 100 euro olması ve bu koşulun geriye doğru da işletilmesini temel talep olarak belirledik. Aksi durumda iş başı yapmayacaktık.

Artık ok yaydan çıkmış, karşılıklı restleşmeler başlamıştı. Bekleme ile birlikte diğer ekipten işçilerle aramızda sıcak bir etkileşim oluşmuştu. Askere toplatma tehditleri, taşeronun başka işçi getirme arayışları da devam ediyordu. Yan bağlarda çalışan işçiler de bu duruma tanık olunca benzer taleplerle iş bıraktılar. Fakat onların bir kısmı eylemi sonuna kadar götürmek yerine çalışmayı bırakıp gittiler.

Öncesinden akıllardan bile geçmeyen, hayal edilmesi bile zor bir durumla karşı karşıyaydık. Türkiye kökenli farklı eğilimlerden emekçiler, farklı uluslardan işçiler ve biz komünistler çalışma koşullarına ve düşük ücrete, iç rekabet dayatmasına karşı şampanya üzümü toplanan Fransa bağlarında grev örgütlüyorduk. Emeğin ve mücadelenin daha fazla uluslararasılaşmasına mini bir örnekti yaşadığımız. Genç bir emek kahramanının tişörtünde LE GREVE yazısı parlıyordu!

"Biz neymüşüz!"


Askere toplatma tehditleri ve dışardan işçi getirme arayışları ile grevi kırmayı başaramadılar. Taşeron diğer ekipten işçiler arasındaki akrabalarının etkisini de kullanarak onları eylemden ve bizden koparmaya çalıştı. Bu ekiple geriye dönük olmayan ve sonraki günleri belirsiz sadece o gün için yevmiyesi 90 Euro'ya bir anlaşma yaptı. Ekipte çözülme başlamış, işbaşı eğilimi artmıştı. Sonuçta buraya para kazanmaya gelmişlerdi ve teşaronun "beğenmiyorsanız gidin" baskısı etkili olmuştu. Bu koşullarda bu ekibin "yaşlı" kuşağı iş başı yaptı. Gençler ise bizimle birlikte hareket etti fakat grev bir yerinden çözülmeye başlamıştı.

Bu çözülme durdurulup doku sağlamlaştırılmalıydı. İşbaşı yapanlara dönük onların taşeron tarafından nasıl aldatıldığı anlatıldı. Önceki günlere ait toplanan üzüm miktarının, normalde her sabah geride kalan günün tonajı açıklanması gerekirken, saklandığı dile getirildi. Patronun grevi kırarak günü kurtarmaya çalıştığı, buna alet olmamaları söylendi. Makaslar durmuş işbaşı yapan emekçi kadınlar yapılan konuşmayı dinliyordu. Bizi ve kimisi kendi çocukları olan gençleri yüzüstü bırakıp çalışmaya başlamaktan biraz da utanmışlardı.

"Biz satmayruk, direnürük" nidasıyla yeniden iş bırakıldı. Artık ekipler arasında tam bir sınıf dayanışması yaşanmaya başlamıştı. Komünist emek kahramanlarının hazırladığı çay herkese ikram edildi. Kadınlar zulalarından yemişlerini çıkarıp dolaştırmaya başladı. Artık elde ne varsa her şey paylaşılmalıydı. Çalıştığımız önceki bağların çevresindeki ağaçlardan toplanan meyveler bölüştürüldü herkese. Öncesinde birbirine karşı çekingen ve mesafeli davranan insanlar arasında, bu kesitte tam bir kaynaşma yaşandı. Yaşama dair içten ve sıcak sohbetlerden "biz neymüşüz"e varan özgüvenin ve sınıf sezgilerinin dile gelişi, bunlarda yaşanan yoğunlaşma, gelişen güven ilişkisi...

Taşeron abondone olmuş; "Bunlar böyle şeyler bilmezdi helal olsun size örgütlediniz" sözleri ile durum karşısında apışıp kalmış, patron ise çaresizleşmişti. Ekiplerden birer temsilciyle patron arasında yapılan pazarlıkla yevmiyesi 90 euro ve geçmişe dönük farkın ödenmesi üzerine anlaşma sağlandı. Hep birlikte kazanmış olmanın kıvancıyla işbaşı yaptık. Fakat çok uzun sürmedi. Bir süre çalıştıktan sonra, tarım burjuvası ailenin direniş karşısında verdiği taviz konusunda kardeşler arasında anlaşmazlığa düştükleri açığa çıktı. Kardeş patron devreye girdi ve tekrar eski koşullarla geldiler. Böylece hep birlikte işe son verdik. Geriye grev buluşmasıyla kurulan yeni dostluklar, arkadaşlıkların yanında mevsimlik işçiler içerisinde örgütlenen bir grevin deneyimi kaldı.

Kısa süre önce bu işçiler, biz ve diğer her şey...


Bu küçük ve anlamlı grev bize de diğer ekipteki işçilere de birçok şeyi yeniden hatırlatıyor, öğretiyordu... Mesela patronların parça başı üretimle sınıf kardeşliğini nasıl dinamitlediklerine, körüklenen rekabetle nasıl bir düşmanlaşma yarattıklarına da yine o grev anında bu işçilerle yaptığımız sohbette bir kez daha tanıklık edecektik! Bu işçiler grevden önce kendi ekiplerinde, birbirleri ile yoğun bir gerilim yaşamışlardı; "Sen az çalışıyorsun o yüzden topladığımız kilo düşüyor", "Yükselen kilolar asıl olarak bizim çabamızla oluyor, sizse yan gelip yatıyorsunuz!" sözleri ile birbirlerini azarlamışlardı.

Şimdi ise grevin yarattığı kardeşleşme ortamında biraz sıkılarak; "Ya üzüm olmayınca ne yazık ki biz birbirimize düştük!" sözleri ile anlatıyorlardı yaşadıklarını. Kapitalist üretimin mantığı içinde bunda bir gariplik yoktu! Fakat o mantığın dışına çıkılıp bakıldığında sezgisel de olsa sınıf kardeşliği baskın çıkıyor, sorgulama bu yönde yapılıyordu.

Böylesi bir final bizim açımızdan da çarpıcı dersler çıkarmanın vesilesi oldu. Aslını isterseniz şimdi grevle kaynaşıverdiğimiz, yanıbaşımızda çalışan bu işçilerle aramızda daha dün kalın bir duvar vardı. Bizim için onlar ayrı bir dünyadandı. Hatta kimimiz açısından, "Taşeronun akrabaları oldukları için bol üzümlü tarlaların verildiği bir çeşit rakip" olmuşlardı. Yan yana çalıştığımız 3 gün boyunca sınırlı bir diyaloğumuz olmuştu. Kendi aralarında bağırışarak yaptıkları konuşmalardan siyasal haritalarını çıkarıyor, onlarla ilgili sayısız kritik yapıyorduk. Ama belirttiğimiz gibi onlar bizim için "yabancıydı".

Bu grev bu açıdan da çarpıcı bir ders verdi bize. İşin ağır temposu ve "kolektife daha fazla katkı" kilitlenmesi bizi biz yapan bu temel sınıfsal anlamın nispeten arka plana itilmesine neden olmuş, kimimiz o direniş atmosferi içinde, bunu daha içerden hissetmenin "sarsıntısı"nı yaşamıştı!

Emek kahramanlığının açığa çıkarttığı...


Bu yılki Kızıl Bağbozumu bu deneyimle sınırlı değildi. Rems’teki bağlara gelmeden önce Sezanne’da çalıştık. Çalışmak için Avrupa’da bulunduğu ülkenin vatandaşı ya da Fransa oturumlu yoldaşlar ve çevre ilişkiler biraraya gelmişti. İzin döneminin sonu olduğu için Kızıl Bağbozumu’na katılan emek kahramanları çalıştıkları yerleri bin bir yöntem geliştirerek bırakıp gelmişlerdi. Sisteme bağımlılık ilişkilerinin kimi belirleyenlerinden "feragat" edilmişti. Bilinçlerin derinliklerinde, derecesi herkeste farklı olmakla birlikte, ruhu ve felsefesi komünist cumartesilere dayanan bir faaliyette yer almanın anlam ve değeri vardı.

Aramızda 4 yıldır emek seferberliğine katılanlarımız da vardı, kolektifle daha yeni tanışan ve bağa ilk kez gelenlerimiz de... Emek yoğun çalışmanın zorlayan etkisini yaşayanlar da vardı. Sağlık sorunları vs.’ye rağmen sınırlarını zorlayarak çalışmaya bütün enerjisini katanlarımız da... Burayı kolektif ve düşlerimizle daha ileriden, dolaysız bir buluşmanın kaldıracı haline getirenlerimiz de vardı, meta ilişkileri içerisinden çıkıp gelinen bu ortamdan sihirli bir kutu beklentisi içerisinde olanlar da...

Kızıl bağbozumu

"Mücadele koşullarınız çok zor"


Sezanne bağlarında üzüm boldu. Birbiriyle akraba iki ayrı bağ sahibine çalıştığımız için, iki grup şeklinde farklı tarlalara dağıldık. Sabah, öğlen ve akşam yemeklerinde biraraya gelme şansımız oluyordu. Biraraya gelişlerin sınırlılığı içerisinde çalışmanın yorgunluğunu alıp götüren renkli kareler yaşanıyordu. Bu karelerin rengi aramıza yeni katılan, böylesi bir ortamın parçası olmayı ilk defa yaşayanlarımızın ağırlıkta olması ile kendi içinde sayısız anlamlar kazanıyordu. Onlar tüm olanaklarını zorlayarak gelmişlerdi buraya. Kimisi patronundan izin alamadığından adeta kaçıp gelmişti, kimisi başka yükümlülüklere birkaç günlüğüne de olsa kolektif lehine sırtını dönmüştü. Anlamlı ve değerli olan da buydu, her şeye rağmen buraya gelmiş olmalarıydı!

Akdeniz kıyısında emeğin, dostluğun, üretimin ve kolektifin harmanında buluştuğumuzda, bir emekçi tatil kampı değerlendirme toplantısında "partinin vereceği tüm görevlere hazırım" diyordu. Gerçekten de bağbozumuna gelirken, bu sözünün arkasında dururcasına bütün koşulları ve sınırları zorlamıştı. Fakat bağ bozmak ne çalıştığı inşaata benziyordu, ne de başka bir işe. Espiri olarak dile gelen; "Gurban partinin mücadele koşulları çok zormuş, men dayanamirem!" sözleri aynı zamanda bir gerçeğin de ifadesiydi. "Tatile gelmez olaydım, ağzımdan o sözler çıkmaz olaydı" mavraları gülmekten kırdı geçirdi herkesi. Buraya gelişi, burada yaşadıklarının bütünlüğü içinde bağın neşesi oluvermişti.

Koşullarını zorlayarak bağa ilk kez gelenler yaşadıkları zorlanmanın yanında, neyi niçin yaptıklarının ayırdına vardıkça bir iç huzur yaşadılar. Bunlar için örgütle, mücadeleyle kurulan ilişkide bir köprü oldu bağbozumu. Bu köprüden geçen dostlardan birisinin bir yoldaşa söylediği, "Burada çok şey öğrendim. Ne mi? Her şeyden önce buradaki çalışmanın neye hizmet ettiğini bilmenin güzelliğini" sözleri, kapitalizmin meta fetişizmi üreten üretim ilişkilerine vurulmuş anlamlı bir bilinç şamarıydı!

Hafta sonu çevremizden, dostlarımızdan ziyarete ve iki günlük de olsa çalışmaya gelenler vardı. Gelenler yanından balığını, baklavasını, karpuzunu eksik etmemişti. Tüm çalışma yoğunluğuna rağmen hafta sonu bir şenlik havasında geçti. Öğlen ve akşamları biraraya gelişlerde saz çalınıp, türküler söylendi. Hep birlikte halaya duruldu. Tarla sahibine baklava ikram ettik üzerine atlayıp yedi. Ben bunu biliyorum diyordu. Karpuz ikram ettik, "bu ne?" dedi. Hepimizi şaşırtan bir şekilde, bugüne kadar hiç karpuz yemediği ve bunun ne olduğunu bilmediği ortaya çıktı.

Buradaki işlerden birisi yüksek bir efor sergilenerek tamamlandı. Üzümlerini topladığımız bağ sahibinin getirdiği şampanyalar patlatılarak bir çalışmayı yoğun bir emekle tamamlamış olmayı hep birlikte kutladık. Bir grup daha sonra grevle tamamlanacak olan Rems’teki bağlarda çalışmak üzere buradan ayrıldı.

Zorlanmaya rağmen aşılan eşik


Yaşanan ekonomik sıkışmaya Avrupa koşullarında yaratılmış böylesi bir değer üzerinden soluk olma çabası bu yıl özelinde biri 28 Ağustos’ta diğeri 3 Eylül’de her biri bir hafta sürecek iki ayrı bağbozumu faaliyeti olarak şekillendi. Bu iki çalışmaya Fransa oturumlu belli sayıda insanı katma zorunluluğu, tüm zorlanmaların sınırları eritilerek yerine getirildi.

Her cephede tüm değer ve birikimlerin alt üst edilerek, geriye doğru çözüştürüldüğü bir zeminde, bunu tersine çeviren bir kolektif emek seferberliğine girişmenin zorluklarını da yaşadık. Örgütlü görünen örgütsüzlükten, kitle ilişkileriyle bağın düzeyine, onların mücadeleyle, örgütle, bundan da önce yaşamla kurduğu ilişkinin içeriğine kadar birçok şey daha çıplak biçimleriyle açığa çıktı.

Avrupa ortamında, verili sistem içerisinde kendine yaşam alanı açmaya çalışan insanların, hiçbir bireysel karşılık gütmeksizin 10-15 gün böylesi bir çalışmaya seferber edilmesi birçok zorlanma ve gerilimi de beraberinde getirdi. Büyük bir iradi çaba ve zorlamayla örgütlenen 4. Kızıl Bağbozumu devrimci değer üretiminde önemli bir halka oldu. Koşulların ve olanakların tüm geriye çekici etkilerinin üzerine çıkılarak yaratılan geleneğe bir halka daha eklendi.

Deneyimler ve birikimler, yakalanan ilişkiler yeni Kızıl Bağbozumlarını örgütlemede güçlü kaldıraçlar olacak!