Başlangıçta Tanrı yeri ve gökleri yarattı. Düşünürseniz 6 gün için hiç de fena bir iş değil. Fakat sonra, işler bir parça karıştı.
Başlangıçta Tanrı yeri ve gökleri yarattı. Düşünürseniz 6 gün için hiç de fena bir iş değil. Fakat sonra, işler bir parça karıştı.
En çok merak ettiğim şey başlangıçta Tanrı’nın ofisini nasıl çalıştırdığıydı. Her nasılsa, iyi bir iş çıkarmış. Ancak bir Dubai yatırımcısı buradaki herşeyi içeren, bu derecede zekice bir tasarımı ve konstrüksiyonu düşünebilirdi.
Tanrı’nın da bazı avantajlar vardı tabii. Herşeyden evvel zaman bundan 6.000 sene önceydi. Henüz müteahhitler yoktu, dolayısıyla ihale süreçleri de yoktu. Tanrı’nın herşeyi bilmesi de olası hataları ve gözden kaçırma ihtimallerini de yok ediyordu. Böylece bütün sorumluluğu üstüne aldı ve tasarlamaya başladı, tabii sorumluluğun sadece onda olması projeyi zamanında ve bütçesini aşmadan bitirmesini sağladı. Öte yanda suyun dağılımının Ortadoğu için iyi hesaplanmış olmaması bir bakıma kadersizlik hatta uzağı göremeyen miyopluktu ki hala problem çıkarmaya devam ediyor.
Tanrı ilk gün, yardımcılarının da sonradan belirttiğine göre, elektriği bağlamış ve ışıkları açmış. Evet, bu başlangıçmış. İkinci gün, gök kubbeyi yarattı; dünyanın en büyük çatı konstrüksüyonu olan bu tasarım Millennium Dome’dan daha büyüktü. Daha sonra tam alttaki yerle ilgili ne yapacağını düşünmeye başladı.
Üçüncü gün, parlak fikir buldu. Bu buluşuna dünya dedi ve iyi bir iş çıktığını gördü. Bilimsel kuruluşlar sizlere dünyanın doğal süreçler sonucunda bütün güzel karışıklığı ile oluşan kıyı şeritlerinden bahsetmeye çalışacaktır; fakat sizce bu kadar karmaşık ve gayri menkul piyasası için bu derecede işlevsel olan bir strüktür körü körüne bir şanstan oluşmuş olabilir mi? Hiç sanmam.
Tanrı aynı zamanda peyzaj çalışmalarına da başladı ve böylece açılış için zamanla herşey olgunlaşmış olacaktı. Buldozerle doldurulmuş yeni topraklar çimenleri, bitkiler çekirdekleri, ağaçlar da meyveleri verdi ve saha yöneticisi gördü ki durum gayet iyi.
Dördüncü gün güneşi, ayı ve yıldızları yarattı. Bu aslında çok da lüzumlu değildi, “Bilbao effect”inden sonra gerekli oldu. Birazcık “Vaaayyy” ünlemini duymak istemişti. Zodyak geceleri ışıklarını yaktığında anladı ki harcanan her “penny”e değdi.
Beşinci gün CAD maymunlarını keşfetti. Bunlardan düzinelercesini kiraladı ve arka odada onlara çalışmaları için bir yer verdi. Onları kutsadı; kutsarken verimli olmalarını ve multiply çizimler yapmalarını söyledi. Onlara nasıl yapacaklarına dair bir ipucu vermedi, fakat kısa bir süre sonra kendileri canlı balinalar, kümes hayvanları, sürüngenler gibi hareket eden bir sürü yaratık yaratmayı başardı. Darwin’in evrim teorisini çürüten kanıt olan Paris Hilton da bunların içerisindeydi. “En güçlü olanın hayatta kaldığı” bir sürece sahip olan doğa, nasıl olur da bu kadar yararsız birşey üretebilirdi? Sadece tasarımcılar Paris Hilton gibi birşeyi yaratabilirdi.
Altıncı günde Tanrı, düşündüğü imajların parametrik NURBS modellerini gerçekleştirmek için 3D’de çalışmaya başladı. Bunun iki tane strüktürel destekleyicisi, iki tane yatay uzantısı ve yukarıda 6 tane açıklığı ile bir nevi küresel birşeyi vardı. Dosyanın adını “Adem” koydu ve CAD/CAM prototipi yaptı. Daha sonra bir kaç değişiklik ve dosya kopyalaması ile “Havva”yı yarattı. Bu kitlesel olarak ihtiyaca göre düzenlenebilen, milyonlarca değişik varyasyonu kendinden üretebilen bir modeldi.
Tanrı yaptığı ve baktığı herşeyi gördü, artık magazinlerdeydi.
Yedinci günde mülkiyet hakkının sertifikasını aldı ve bir ara verdi. Gerçi hala yapılması gereken bir iş listesi vardı: Kimse mükemmel değildir.
Bu erken başarıları izleyen tarihlerde ortaklar ithal etti ve komple hizmet veren bir şirket olan G.O.D Associates LLC’yi kurdu. Enoch, kentsel tasarım bölümünün başına yükseldi, Lamech ise germe strüktürler ve metal fabrikasyonun. Nuh, marina gelişimlerinde uzmanlaşmıştı. Bir süre sonra Kabil kendi başına yol almaya başladı. Lord Tanrı (o zaman bu sıfatı almıştı) odasının kapısında hala “birinci tasarımcı” yazısını taşıyordu, ancak gerçek şuydu ki zamanının çoğunu alışveriş yaparak ve televizyonda konuşarak geçiriyordu. Bu yüzden yeteneğe bağlı tasarıma burs veren vakıflar bütün büyük ve küçük yaratıkları yaratmış, parlaklığı ve güzelliği tasarlamış olmasına rağmen Tanrı’ya şans tanımakta tereddüt ettiler.
Tanrı’nın en büyük limitleyici şeyi kendi otoritesi ve yukarıdan inme yaklaşımıydı. O gerçek anlamda bir Tevrat karakteriydi, birşeyleri hayal ediyor ve “Git ve ne olacaksan orada ol!” diyordu. Jane Jacobs’u hiç duymamıştı ve en karmaşık, kozmopolit ve ilginç şehirlerin oluştuğu hakkında bir fikri yoktu. Bu master planı olmayan ve tepeden inme devam eden bir süreçti. Birşey diğerine yola açtı, bir diğeri bir başkasına ve en büyük şeyler en olmadık, en beklenmedik şekillerde gelişti.
Şaşırtıcı olmayan biçimde projesi zamana dayanamadı. Cennet magazinlerde çok güzel gözüküyordu ancak Brezilya, Canberra ve Milton Keynes gibi yaşamak için sıkıcı ve steril bir yere dönüşmüştü. Adem ve Havva ellerini elmaya uzatmış, alternatifleri Google’da aramış, bir takım broşürler indirmiş ve buradan çekip gitmişlerdi.
Son günlerde moda olan eleştiriler Tanrı’nın işleri ile çok da ilgilenmiyorlar. Aslında ilk işleri hala fena değil. Bunlar kendi devirlerinde oldukça yenilik sunan ve tesirliydiler. Eğer bu işlerden doğru zamanda vazgeçseydi basın ona daha iyi davranacaktı.
Fakat hala bu işin içinde ve hala George Bush ve onun Irak’ı işgal etmesi gibi çok kötü fikirlerle tasarımlarına devam ediyor. Bakın felaket ne boyutlara geldi. Evrim sürecinin işlemesine izin verseydi hiçbirşey şimdiki gibi olmazdı.
Tarih: 9 Aralık 2005 Kaynak: Ribajournal Yazan: Bill Mitchell (MIT Mimarlık Profesörü ve Medya Sanatları Anabilim Dalı Başkanı) Çeviren: Gülin Şenol - Arkitera.com