24-26 Kasım “Eğitimcilerin Büyük Yürüyüşü”ne ilişkin olarak Kürdistan’dan bir Emekçi Memur'un değerlendirmesini yayınlıyoruz.
“Örgüt, işçi sınıfının gücüdür. Kitle örgütleri olmadan proletarya bir hiçtir. Örgütlenme bir eylem birliğidir; akıllı müdahaledir.” Lenin
Her şey sessiz ve sakin görülebilir. Devrimci müdahale ve muhalefet yok gibidir. Sendikalar Yasası’nın kabulünden sonra, sendikalar küçük dillerini yutmuştur. Reformist partiler, örgütlenme mihenk taşlarını sendikalardaki demokrat çalışan kitleler üzerine modellemiş, buralara kendi gerilikleri ve hantallıklarını da taşıyarak çöreklenmektedir. Hükümetin “ille de AB emperyalizmi” demesi, tüm bu çevrelerin, dolayısıyla Eğitim Sen’in de hazır demokrasi ve ısıtılmış sendikal haklar rüyası görmesine neden olmaktadır. Oysa bulanıklığın ortasında kendimizi rahat hisseden bir balık olarak düşünmek zaten avlanmaktır.
Peki her şey bu denli “durağan” iken, devlet bu gürültüyü neden kopardı da medyada “Öğretmenleri dövdü” konumuna düştü? Daha dün reformcu yönetim değil miydi; Stajyerlik yönetmeliği, İş Yasası, Norm Kadro Yönetmeliği, Ceza İnfaz Yasası, Sendikalar Kanunu, İller İdaresi Yasası, Taşeron uygulaması vb… geliyor diye sözde uyaran. Bugün de; Kamu Temel Kanunu, Personel Rejim Yasası, Sözleşmeli personel uygulaması vb… kapımızda, uyguladılar-uygulayacaklarken, şimdi devletin öğretmenleri Ankara’ya, ne kadar “demokratik hakkımız efendim” diye çırpınırsan çırpın almamasını da beklemeliydik. Zaten 2006 yılının sonuna kadar gibi bir zaman sınırlamasını geçen seneden yaptığı, bu kapımızdaki kanun ve uygulamaları; öyle ya da böyle geçireceğini ifade etmişti. Ancak bakıyoruz ki Eğitim- Sen’in eylemi planlarken ve uygularken hiçbir “B” planı yok. “Bu da diğer Ankara eylemleri gibi olur; gideriz iki bağırır, Sakarya’da iki bira içer, eskilerden sitem eder, çeker gideriz.” Böyle bir “sendikal” anlayışın bu yasalara ve uygulamalara karşı sonuç alıcı bir eylem koyabileceğine, öncülük edebileceğine inanamayız.
Peki biz sendikalı emekçiler hazırlıklı mıydık? Oysa başbakan ve vali “Onları Ankara’ya almayın!” demişti. Güney ve Güneydoğu illerinden 35-40 otobüs eğitimci gelmesine karşın toplam devrimci eğitimciler bir-kaç diyebileceğimiz sayıdaydı. Zaten son yıllarda reformizmin uyutan mücadele biçimini Eğitim-Sen’in de kitlesine taşıması, buralardaki devrimci öğretmenleri de sindirmiş, geriletmiş, Doğu ve Güneydoğu’nun sendikal mücadele açısından ne yazık ki “olağanlaşmış durağanlığı” da eklenince, artık “bu sendikayla da bir şey olmaz” mantığıyla güç katmama, eylemden imtina etme durumuna gelinmiş ve günlük hayatın hengamesiyle avunur bir tablo çıkmıştı.
Şoförler Cemiyeti’nde yolun barikatla kesildiği haberinden sonra biz de, kitle de eyleme burada başlamak ve barikatı buraya taşımak istedik, ancak Başkanlar Komitesi(BK) ille de gitme kararı aldı ve 30 km kala Gölbaşı girişinde barikata gidildi. Barikatın konumu ve yeri epeyce iyi seçilmiş; duvarla çevrili, fabrika ve işyerleri uzağında, yukarısı ve aşağısı tarlalar(tel örgülerle çevrili), tek geçiş gibi gözüken yol kalıyor o da barikatta. (Umarım kroki çizmeye gerek kalmadan tahmin edebilirsiniz.) Yolda inelim istedik, ancak BK’ inin kararıyla önde giden beyaz taksi izlenecekti. O da bizi bir yanı dere bir yanı iş yeri duvarı arasında fare kapanına götürdü ve barikatı kapanın çıkışına kurunca kıpırdayamadık. Bizlere destek için gelen gençlikle birlikte sol kenardaki açıklıktan yola doğru atılırken BK ve adamları bizi engellemeye çalışıyordu. Yine de yola inerek yolu kapatabildik, barikat da yola taşınmış oldu . Özellikle Mersin, Karaman ve Adıyaman başkanları olmak üzere, BK polisin ve jandarmanın rolünü pembeye boyanmış olarak üstlenmeye başladı. Önce kitleye slogan ve coşku yüklemesi yapıp, sonra “demokratik tepki” sınırlarına çekip, yoldan gelip geçenlerin mağduriyetinden dem vurma ve kitleye suçluluk hissi enjekte ederek yanda bulunan petrol tesisine çekmek kitleyi; klasik “eylem” taktiği! Öncü bir-kaç arkadaşla buna engel olmak için uyarmamıza rağmen ilk elde etkin olamadık.
Eylem sonuna kadar bir türlü gerçekleşmeyen hükümetle görüşme ve nihai hareket kararını bekleme durumu, kitleyi sakinleştirip sönümlendirme politikasından bir adım daha ileriye varamamıştı. Gün öğleye doğru geliyor, yağmur başlamak üzere ve kitle ne yapacağını bilmez, Ankara’ dan hala haber bekliyor… Olacak gibi değil ve geçen her dakika eylemin geleceğini tehdit ediyor ve kitleyi sindiriyordu. Ve aslında barikat da fiziken aşılmayacak ahım-şahım bir şey değildi. Sonunda ilimizden gelen bir-kaç devrimci öğretmenle yola doğru çevremizdeki katılanlarla yönelince yolu ikinci kez kapatmış olduk, hatta aşağı yolda jandarma barikatı zorlanınca, geriye doğru ittirilebilmişti de, kitleyi ateşlemeye çalışsak da BK’ ye engel olamadık ve araya girip kitleyi yukarıda anlatıldığı yöntemle dağıtmasını bildi.
Ya bugün, ya hiç, çünkü barikat aşılabilecek durumda, İstanbul girişi zorlanmış, yaralılar var, yağmur başlamış, gün akşama varacak ve bir dahası olmayacak. Gençlikle beraber biz de hareketlendik ve üçüncü kez yolu kestik. Bu kez kitleye kendilerini satanın BK olduğuyla ilgili telkin ve konuşma ve sloganlar da attık. Yine aynı taktiği izlemeye başladı BK. Bu kez “diğer kesilen yollarda da 20’şer dakikalık demokratik ses getirmeyle yolların kesildiğini ve biz de işte bunu yaptık” diyerek kandırmaya çalıştı. Kitle ikiye bölündü; bir kısmı gitti, bir kısmı kaldı. BK ile kavgaya varacak bağrışmalarımız oluyordu. Biz kalanları dağıtamayacağını anlayınca BK’ den Adıyaman Başkanı “ambulans geliyor yol açın” çaresine sığınınca bazıları buna aldandı, her ne kadar kitlenin çevresini dolaşabilecek biçimde petrol tesisinden geçebileceğini haykırıp dağılınmaması gerektiğini söylememize karşın kitle bir anlık boşluktan dağılınca bir şey yapamadık tabi Adıyaman başkanı o an için birdenbire ortadan kayboldu.
Çok canımız sıkıldı, burulduk ancak karanlık basmış, soğuk bastırmış, nemli havanın acısı kadar acı geliyordu Şoförler Cemiyeti Tesislerine dönmek.
İkinci gün barikat gereğinden fazla güçlendirilmiş, (700-800 m) ilerideki petrol tesisine yedek barikat kurulmuş, panzer, tazyikli su araç takviyeleri yapmış, kısaca devlet tam-takır önlemini almıştı. Ha bunu birinci günden görmesen de ikinci gün yapacağını biliyorsun, BK (falcı) olmaya gerek yok. Değerli BK’ miz sabah kahvaltısını yapıp çayını içtikten sonra ağır ağır toplanmaya karar vermiş ve kararını açıklamış; tarlalara kaçılarak barikatın çevresi dolanılacak ve böylece barikat aşılacak çeşitli arabalara binilerek Ankara’ya gidilecek. Oysa biz birinci gün tarlalar tarafına bakmış; işyerleri ve tel örgülerle sınırları uzayan tarlaların toprağı yağan yağmurlarla balçık haline gelmişti. Daha Şoförler Cemiyeti Tesisleri’ndeyken bu durumu uyarmaya çalıştık, tarla fareleri gibi kısılmaya gerek olmadığını anlatmaya çalıştık, ancak sevgili başkanlarımız kadar etkili olamadık. Bu halde ikinci gün sabahı gittik. Yukarıda anlattığımız devletin tam teçhizatlı önlemlerini gözönüne getirince başkanların bu önerisi rüya görme konumuna düşüyordu. Ne kadar uyarsak da bazı arkadaşlar tarlalardan yürümeye karar verdiler. Anlattıklarına göre oldukça güç, bıktırıcı ve akrobatik hareketlerle ilerleseler de ilerideki barikatta bulunan polisin kucağına düştüler ve polis araçlarıyla alınıp kitleye teslim edildiler. Kimlerin utanması gerektiği umarım anlaşılır.
Ha bu arada, ikinci gün sabah, kitlenin dörtte biri kalmıştık. Yani 1200’den 300 kişiye düşmüştük. Kalanlarda otostopla geriye (Ankara’ya değil) gitmeye çalışıyorlardı. Yani tam bir bozguna uğramıştık. Ama sevgili başkanlarımız hala son bir umutla Ankara’dan hala giriş haberi bekliyorlardı. Oysa bizim; aramızda ufak bir ara-değerlendirme yaptığımızda: “Birazdan olumsuz haber alacaklar… Bizi yola indirecekler… kitleyi coşturacaklar… Ankara’ya girdik diyecekler… Eylemlerin süreceğini söyleyerek sloganlarla eylemi bitirip memleketlerinize diyecekler” diye senaryo yazarken, elimiz kolumuz bağlı bu senaryonun adım adım gerçekleştiğini gördük.
Katılan kitlenin hissettikleri tek kelimeyle “satılma” olarak özetlenebilir. Diğer kollarda da aynı değerlendirmeye varıldığını biliyoruz. Artık reformizm bireyler ve tek tek yönetimler bazında değil bütün olarak sendikanın yönetiminde görülmekte. Gördüğümüz birçok yerde kendi kitlelerini bile kandıramamaya başladıklarıdır. Ellerindeki tek dayanak “Kitlenin geri bilincine oynamak”. Oysa, bizler ideolojik, siyasal ve teorik olarak onlardan ilerdeyiz. Yapmamız gereken pratik ve “sendikacılık” yani örgütçülük olarak da onlardan ileriye gitmemiz. Bulunduğumuz her alanda yoğun bir teşhir çalışması içerisine girmeliyiz. Her fırsatta yaptıklarını yüzlerine vurabilmeliyiz. Bunları yaparken müzmin muhalefet olarak değil, “ne yapılmalıydı, nasıl yapılmalıydı” larıyla birlikte, çözümü göstererek yapmalıyız. Çoğalmalıyız. Bu duruma düşürülmeye layık değildik, öyleyse buradan çıkışı da örebilmeyi başarabilmeliyiz.