"Türkiye proletaryasına anlatın"

GÜNCEL
Cumartesi, 3 Aralık 2005 (20 yıl 7 ay önce)

BEKSAV, DHP, Limter-İş, HÖC, Haziran, HKM ve TÖP tarafından oluşturulan ve 23-27 Kasım tarihleri arasında Hakkari'de incelemelerde bulunan 7 kişilik heyet, 2 Aralık tarihinde İstanbul TMMOB'da yaptıkları basın açıklaması ile hazırladıkları raporu kamuoyuna sundular. Aşağıda heyet bileşenlerinin basın açıklamasında yaptıkları bire bir anlatımlara yer veriyoruz, raporun tamamını ise sitemizin makale bölümünde bulabilirsiniz:

BEKSAV temsilcisi Hacı Orman: Burada roporu okumayacağız onu zaten dağıtacağız. Biz sadece önemli ve gerekli gördüğümüz yerleri vurgulamakla yetineceğiz. Daha sonraki günlerde heyet bileşeni kurumlar olarak raporu broşür haline getirip çeşitli semtlerde meydanlarda dağıtacağız.

İncelemelerimiz sırasında Kürt halkının Türkiye kamuoyuna vermek istediği mesajları dinledik ve bu mesajları taşıma görevini üstlendik. Halk yaşanan olaylarda devletin rolü konusunda hiçbir kuşku duymadığı gibi devletin dışında herhangi bir adresin olaylarla ilişkilendirilmesine de büyük bir tepkiyle yaklaşıyor. Halk, hükümete ve devlete güvenmiyor, bu olayların örtbas edilmemesinin tek yolunun kendisinin kararlılığını sürdüren ve destekleyen halk insiyatiflerinin çoğalmasına bağlıyor. Sabah güneşin doğmasıyla birlikte devlet kuvvetlerinin çekildiğini ama akşam havanın kararmasıyla birlikte saat 4'ten sonra halkın sokaklardan çekildiğini gördük. Halk bu durumu devleti karanlıkla özdeşleştirerek ve diğer yandan fiili olağanüstü hal uygulamalarının devam ettiğini vurgulayarak değerlendirmektedir. Diğer yandan gerek demokratik kitle örgütlerinin temsilcilerinin yaptığı siyasi değerlendirmeler olsun, gerek yaşamını yitiren insanların ailelerinden duyduklarımız olsun bir bütün olarak Hakkari, Şemdinli ve Yüksekova halkı devletin bu politikasını, bu uygulamasını 20-25 yıldır süren genel bir savaş politikasının parçası olarak değerlendirmektedir ve halk bugüne kadar çektiği acıların, sancıların bir devamı olarak bugünkü tabloyla karşı karşıya olduğunu söylemektedir. Kimliğine, kültürüne, ulusal varlığına sahip çıkmanın, sindirme ve baskı politikaları için devlet bakımından yeterli olduğunu düşünmektedir. Fakat, bunlardan ödün vermeyeceğini de belirtmektedir. Nitekim, karakuvvetleri komutanının açıklaması, Susurluk sanığı eski emniyet müdürü şimdiki bir partinin başkanı olan zatın açıklamaları ve genel olarak başbakanın Hakkari'de yapdığı ziyaretin değerlendirmeleri bir bütün olarak halk tarafında devlete güvensizlik olarak tarafımıza yansımıştır. Aynı zamanda İmralı'da tutuklu bulunan Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit politikasının Şemdinli, Yüksekova ve Hakkari halkı üzerindeki etkilerini çok somut bir şekilde heyetimiz incelemiştir. Halk Abdullah Öcalan'ın siyasi iradesi olduğunu söylemeye dönük kampanyaya imza veren isimlerin JİTEM'in ölüm listesine girdiklerini bize çok somut bir biçimde anlatmıştır. Ve Abdullah Öcalan üzerindeki baskının, tecritin, görüştürülmeme politikasının sürmesi durumunda, bölge halkının bu siyasi iradesini söylemeye, bütün bu baskılar pahasına devam edeceğini de net bir şekilde bize bildirmiştir ve Türkiye kamuoyuyla bunu paylaşma görevini bütün heyetlere olduğu gibi bize de yüklemiştir.

Değerli arkadaşlar Kürt halkının bizim yaptığımız incelemeler sonucunda ortaya koyduğu en önemli mesaj şudur ki Türkiye halklarıyla birlikte eşitlik, özgürlük ve kardeşlik temelinde bir hayat üretmek istiyor. Tezgahlanmak istenen bütün gerici, kirli, karanlık politikalara büyük bir solduyu, deneyim ve inisiyatiflerle karşı durmaya çalışmaktadır. Ama halkın umutlarını kırmaya, taleplerini geri çektirmeye dönük hiçbir uygulamaya da sessiz kalmayacağı da bizim temaslarımız sonucu ortaya çıkmıştır.

HÖC temsilcisi Eyüp Baş: Biz Van, Yüksekova, Şemdinli ve Hakkari'de son dönemde yaşanan olayların mağdurlarıyla, tanıklarıyla görüştük. Bölgede fiili bir OHAL var. Biz bu uygulamaların çok küçük bir bölümüyle karşılaştık ama oradaki halk bunu, günün her saatinde, gecesinde gündüzünde yaşıyor. Bizim karşılaştıklarımız neydi: Birinci gün otelimiz basıldı; sivil giyimli, ellerinde kalaşnikof tüfekleri olan, kendilerini "polis" diye ifade eden şahıslar tarafından. Bir arkadaşımızın arama kaydı olduğundan bahsedildi, belge istediğimizde "Ne belgesi, lan! Burası Yüksekova" söylemiyle karşılaştık. Dönerken de JİTEM tarafından fiili bir şekilde 3 saat yolda bekletildik, hiç bir gerekçe gösterilmeden. Bunlar elbetteki bölge halkının yaşadığı sorunların yanında hiçbir şey ama bir de göstergedir. Bölgede 1 Eylül itibarıyla 9 Kasım'a kadar 21 yer bombalanmış. İl ve ilçelerde yaptığımız görüşmelerde halkın, halkın temsilcilerinin bu bombaların sorumluları konusunda kafalarında ne bir karışıklık ne de bir muğlaklık var. Hepsi bu bombalamalardan devleti sorumlu tutuyor. Bunu somut şeylere dayandırarak söylüyor. Örneğin, 1 Eylül günü öncesi, 31 Ağustos'ta bölgede JİTEM tarafından dağıtılan BŞKYK imzalı bir bildiri var. Yani, bir süre önce öldürülen 5 asker için "Beş Şehidin Kanı Yerde Kalmayacak" imzalı bir bildiri ve bu bildiride bu olayı gerçekleştirenlerin, benimseyenlerin, yardım edenlerin aileleri ile birlikte cezalandırılacağı söyleniyor. Ve hemen ertesi gün Yüksekova'da 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle kurulan barış çadırları bombalanıyor. Ve bombalamalar peşpeşe devam ediyor. Bunlardan biri de 1 Kasım günü Şemdinli merkezde, cadde üzerinde patlatılan 150 kiloluk bomba. Şemdinli halkı "Burası Filistin" diyor, Filistin'e benzetiyorlar, biz o caddeye girdiğimizde o söylemin hiç de abartılı olmadığını gördük. Birçok bina yıkılmış, neredeyse Şemdinli'de camı kırılmayan ev kalmamış, 150 kilo TNT patlatılmış ve patladığı yerde yaklaşık 3 metre çapında bir çukur açılmış. Ardından 9 Kasım'da yani kontrgerillanın suç üstü yakalandığı bomba. Umut Kitabevi'ne saat 12:00'de iki adet el bombası atılıyor. Bu el bombaları askeriyenin kullandığı el bombalarından. Kitabevi'nin sahibi ve pasajdaki esnaf ve diğer Şemdinli halkıyla görüşmelerimizde bu saatin rastgele seçilmiş bir saat olmadığını, saat 12:00'de pasajın içindeki esnafın Umut Kitabevi'nde ortak yemek yapıp yediğini, bu nedenle o saatte Umut Kitabevi'nin kalabalık olduğunu saat 12:00'nin bu yüzden, daha çok insan öldürülmesi için belirlendiğini ve o saatte bomba atıldığını söylüyorlar. 9 Kasım'dan sonra yani 13 Kasım'da Van'da panzerlerden halka "Ölürüm Türkiyem" şarkısı dinlettiriliyor ve intikamımızı aldık anonsları yapılıyor. Medyada devletin bir çok kesiminden yetkililer "Bu olayı bölücü örgüt yaptı" veya "Lokal bir olaydır" diye tanımlarken, yine devletin askeri güçleri Van'da veya ilçe girişlerindeki kontrollerde bizzat bu olayı üstleniyorlar. Yüksekova'da yine bombalanan Huzur Lokantası var. Bombalanan tüm yerlerin sahipleri ya parti delegesi, kurucusu ya da yurtsever kimlikleri ile tanınan insanlar. Örneğin Zağros İş Merkezi, burası önce bombalanıyor, bu yetmiyor, sonra roketleniyor, yine yetmiyor cenaze töreninde panzer merdivenlerden çıkıp çarşının içine girmeye çalışıyor, bu arada da panzer devriliyor. Yani Yüksekova'da 90 bin kişilik cenaze töreninde "Halk panzer devirdi" demişti medya, devlet yetkilileri böyle söylemişti. Ama halk "Hayır, biz devirmedik. Bu panzer buraya girerken kendisi devrilmiştir" diyor. Böyle bir çok yalan, bilinçleri bulandırmaya dönük haberler yayınlanıyor, vali destekli bunlar savunuluyor. Örneğin, sağlık ocağının yakılmaya çalışıldığı, bayrağın yakılmaya çalışıldığı gibi yalan haberler ortaya atılıyor. Ama bunların hiçbirisi doğru değil çünkü o beyanat verildiği anda orda bulunan gazeteciler gidip sağlık ocağının resimini çekiyor ve sapasağlam olan resmini görüntülüyorlar. Şemdinli'de patlatılan 150 kiloluk bombadan bahsediliyor. Biz Şemdinli'ye giderken 5 noktada karakol gördük, gittiğimiz günün özgüllüğünden kaynaklı -biz öyle yorumluyoruz çünkü aynı gün insan hakları inceleme komisyonu da o bölgedeydi- biz durdurulmadık. Ama 5 ayrı nokta var ve 5 ayrı noktadan bırakın 150 kilo TNT'nin geçirilmesini 150 gram geçirmek bile mümküm değil, oradakilerin bilgisi olmadan. Bu tür verilerden, söylemlerden ve bu olayın üstlenilmesinden kaynaklı, halkın kafasında bu olayın sorumluları çok net. Biz şehit aileleriyle de görüştüğümüzde, özellikle şehit analarından "Biz ne yaptık? Bizim çocuklarımız neden öldürülüyor? Bu nasıl devlet?" söylevleri ile karşılaşık. Çünkü halk bir anlam veremiyor, bir neden bulamıyor. Elbette o bölgenin neden şeçildiği konusunda çeşitli yorumlar, çeşitli söylemler vardı: O bölgenin cenazeleri kitlesel bir biçimde sahiplenmesi, o bölgenin Abdullah Öcalan'ı "Bizim siyası irademizdir" diye dilekçeyle beyan etmesi bunlar hepsi bir etken. Ve o bölgede 1 Eylül'den 9 Kasım'a kadar 21 adet bomba patlatılıyor, 5 tane insan katlediliyor, onlarcası yaralanıyor, biz oradayken hastanede 3 arkadaş gördük, onlarla görüştük. Biz yine o bölgedeyken Silopi'de patlayan bombalar oldu, "Korucu ve itirafçı yakalandı" dediler. Burada da ele geçilirenlerden biri itirafçı, Ali Kaya ve Özcan İldeniz sonradan yakalandı. 3 kişiyi bu olayın sorumlusu olarak hatta bir iddia olarak tutukladılar. Bunun dışında bölgede tutuklanan kimse yok ve halk bundan da rahatsız.

DHP temsilcisi Dursun Güngör: Ben biraz halkın bu bombalama olaylarından sonraki sürece dahil beklentileri üzerine birkaç söz söylemek istiyorum. Tabi yaşanan bu süreç halkta derin endişelere neden olmuştur. Şu anki mevcut süreçte tedirgin bir bekleyiş var. Her an, herhangi bir yerde bomba patlayabilir; her an, herhangi birimiz kaçılırıp öldürülebiliriz; her an evlerimiz basılabilir endişesi ile yüzyüze. Bu anlamda bunu destekleyen ve besleyen olaylar da yaşanmış orada. Bu bombalama ve Şemdinli'de kontrgerillanın açığa çıkması ile birlikte bundan sonraki süreçte Hakkari'de korucu Ali Gül isminde bir kişi minübüsle köyüne giderken, minübüsün önü JİTEM elemanlarınca çevrilip, kaçırılmıştır. Minübüste bulunan diğer kişiler tarafından belediye, çeşitli bölge milletvekilleri aranarak olaya müdahale edilmek istenmiş ve bunun üzerine daha sonra bir arazide bırakılmış vaziyette bulunmuş bu kişi ve psikolojisinin bozuk olduğu gözlenmiş. Ali Gül'ün anlatımlarına göre, bırakılıp koşması söylenmiş "Ne kadar hızlı koşarsan kurtulma şansın o kadar artar" demişler, "arkadan seni tarıyacağız" biçiminde, bundan dolayı bu kişinin psikolojisinin bozuk olduğunu söylüyor oradaki görüştüğümüz kişiler. Yine Yusuf Yaşar isminde bir kişi bu süreçte öldürülen kişilerden biri ve öldürüldükten bir saat sonra vali "Yola mayın döşerken, çatışmaya girip, öldürüldüğünü" söylüyor. Henüz olayın ne olduğu, bu kişiyle ilgili herhangi bir belge, bilgi ortaya konulmadan bir saat sonra valinin böyle bir açıklama yapması özellikle orada görüştüğümüz insanlar tarafından daha önceden kaleme alınmış, tasarlanmış, planlanmış bir organizasyon olarak dile getiriliyor. Yine arkadaşlarımız bahsetti hava karardıktan sonra sokaklar bomboş, sivil otoların dışında herhangi bir insana rastlamak mümkün değil. Bu da bölgedeki gerginliği ve endişeyi gözler önüne seren, bir anlamda özetleyen bir durum. Ama halkın gelişecek provakasyonlara ve saldırılara karşı hazırlıklı olduğunu gördük. Bütün görüştüğümüz insanlarda bu düşünce hakimdi: "Bizler geçmişte de öldürüldük, bugün de öldürülüyoruz, bundan sonra da öldürüleceğiz belki, ama biz kendi irademizi ortaya koymak adına, kendi taleplerimizi ortaya koymak adına bundan sonraki süreçte birlikte hareket edeceğimizi söylüyoruz, hazırlıklıyız" yönünde beyanları vardı. Ölüm listelerinden bahsediliyor. Ölüm listelerinde yer alan kişilerin sürekli tehdit telefonları aldıkları söyleniyor. Bu da tedirginliği arttıran bu olayların bitmeyeceğine dönük düşünceleri besleyen gelişmeler.

HKM temsilcisi Betül Altındağ: Olayın hukuki boyutunu ve nasıl geliştiğini hepimiz biliyoruz. Sosyalist basın ve bölge basınından çok net bir biçimde izledik. Ancak çok daha vurgulayarak söylememiz gereken bir şey de, JİTEM'in bu saldırıları önceden planlayarak hayata geçirdiğini bölge halkının çok net bir biçimde tespit etmesidir. Buradan giderken kafamızda oluşan bir sürü çerçeveyi orada çok daha net bir biçimde ifadelendirebildik. Bir bildiri dağıtımından bahsedildi bu bildiri dağıtımından hemen sonra 21 bomba patlıyor, 150 kiloluk bir bomba jandarmanın ve emniyetin gözü önünde patlatılıyor ve öyle bir yer düşünün ki üst katında jandarmanın sürekli gelerek televizyon izlediği, sohbet ettiği, maçları seyrettiği bir yer ama o gün Fenerbahçe-Beşiktaş maçı olmasına rağmen orası boşaltılmış. Umut Kitabevi'nin bombalanma saati daha çok sayıda insan öldürmek için seçilen bir saat olduğu bize belirtildi. Çünkü, oniki - bir arasında pasajdaki tüm esnaf komün biçiminde yemek yiyorlar orada. Sürekli bahsedilen telefonla aramalar, özellikle bize Emin Sarı bunu çok net bir biçimde ifade etti; mesajlar çekiliyor, mesajlar yetmiyor özel numaradan "Öleceksin, öldürüleceksin", küfürler bunları özellikle bildiri dağıtımından sonra sıklıkla duymaya başlıyorlar. Yüksekova'daki cenaze töreninde halkın üzerine çevredeki binalardan, özellikle askerlerin ve polislerin oturduğu binalardan subay eşlerinin ateş açtığı, kaynar sular boşalttığını anlattılar ve bunu da kendi içinde organize bir saldırı olarak tabir ettiler, çünkü o binalara cenaze öncesi çuvallar dolusu taşlar çıkartılıyor, sular hazırlanıyor. Ve insanlar kan kaybından ölsün diye ambulansların geçişi engelleniyor, arama noktalarında bekletiliyor. Bir kişi de öyle, arama noktasında kan kaybından kaybediliyor. DKÖ temsilcilerine, yetmiyor sendika liderlerine, yetmiyor siyasi parti temsilcilerine sürekli bir baskı ve tehdit var. Bizce açık ama kendisi açısından belki de anlaşılmaz olan da AKP Hakkari İl Başkanı'nın bu saldırılarda dövülmesi ve tartaklanması, o da ne olduğunu şaşırıyor diye anlatıldı bize. Tabi biz buna şaşırmadık çünkü iktidarın, hükümetin ne olduğu çok net bir biçimde açığa çıktı. Mikail Aktan, bu kişi özel timler tarafından -zaten sürekli tehdit edilen biri- Hakkari'de protesto gösterilerinin olduğu gün linç edilmek isteniyor ve halk tarafından kurtarılıyor. Bir başka isim İHD Şube Başkanı Necibe Güneş'e özel tim/JİTEM "Bize vur emri verildi, lütfen önümüzden çekilin" diyebiliyor. Devlet hastanesinin önü özel tim tarafından çevriliyor ve ambülanstan indirilen yaralılara gaz bombası atılıyor, hatta burada da yaralananlar, hastane içine atılan gaz bombalarından yaralananlar mevcut. Şemdinli, Yüksekova ve Hakkari'de devlet bilinçi ve planlı, organize bir şekilde halka saldırıyor. Bunu biz biliyoruz ve oradaki halk da biliyor ve bunu çok net bir biçimde söylüyorlar. İşyerleri, sokakları bombalanıyor, kitlenin üzerine ateş açılıyor, halk yaralanıyor ve katlediliyor. Belki de en önemli gözlemlerimizden biri de Kitabevi'ni incelerken sohbet ettiğimiz Seferi Yılmaz'ın şu söylemi oldu: "Devlet intikamcıdır unutmaz. Halk Şemdinli'de devleti suçüstü yakaladı ama bunun intikamını 2-3 ay sonra bizden alır." Bizden ne istiyorsunuz diye sorduk, "Sesimizi duyurun, Türkiye'de duyurun, Türkiye'de işçi ve emekçilere duyurun çünkü eğer bizim mücadelemiz Türkiye proletaryası ile birleşmezse bir anlam ifade etmeyecektir. Halkların kardeşliği de bir başarıya ulaşmayacaktır."

Haziran Dergisi temsilcisi Eser Sandıkçı: Resmi makamlar ilk günden beri olayın lokal bir olay olduğunu ileri sürdüler. Bir kaç itirafçı, bir kaç korucuya olayı yıkmaya çalıştılar. En son Silopi'de de olduğu gibi. Biz bunu gördük orada hiçbir çete, hiçbir kimse devletin izni ve yetkisi olmadan en korunaklı yerlere 150 kilo TNT'yi sokamaz. Veya hiçbir çete üyesi devletten bir izin almadan on bin kişilik, herkesin birbirini bildiği ve tanıdığı bir kasabada, sadece bir sokaktan oluşan bir kasabada bir arabayla gelip, günün en işlek saatinde bombalama yapamaz. Bunun tamamen organize bir saldırı olduğunu halkla yapılan görüşmelerde, incelemelerde, resmi makamlarca yapılan açıklamalarda gördük Büyükkanıt'ın başında olduğu, Mehmet Ağar'ın yaptığı açıklamalarda ve telefonla aranmasında, Hakkari Valisi'nin bu olay sonucunda ödüllendirildiğini ve "gidiyorum" diye açıklama yaptığını yine bütün jandarmanın, emniyetin birlikte alt kademesinden üst kademesine kadar içerisinde olduğu, başbakanın ve bütün bakanların farklı hiyerarşilerle içerisinde olduğu bir devlet örgütlenmesidir. Başbakan bölgeye kaçak bir şekilde gitmiştir ve orada halkın sadece taleplerini dile getirdiği pankartlara dahi tahammül gösterememiştir. İnsanların hiçbir talebini ağzına almamış, orada kömürden, patatesten bahsetmiştir. İnsanlar bunu ciddiye almıyorlar veya meclisin oluşturduğu bir heyet var, bu heyet devlet yetkililerinden başka kimseyle görüşmemiştir. Şehit aileleri ve yaralılarla görüştük, "Sizi meclisin oluşturduğu İnsan Hakları Heyeti ziyaret etti mi?" diye sorduk, kendilerine şunu şöylemişler; "Polisevi'ne gelin görüşelim." Hepsi polis tarafından linç edilmiş, çocukları katledilmiş insanları Polisevi'ne görüşmeye çağırmışlardır. Burada devletin, hükümetin tavrı da ortadadır. Bu olayın lokal veya çete işi olmadığını arkadaşlarla birlikte tespit etmiş bulunuyoruz. Halk kararlıdır. Şemdinli'de baştan beri halk için açığa çıkan sürpriz niteliğinde hiçbir şey yok. 20 senedir halk aslında faillerin kim olduğunu biliyordu. Ama şunu söylüyorlar "Burası bir cezaevi gibi, biz sesimizi duyuramıyoruz. Biz terörist olarak biliniyoruz. Oysa biz baştan beri bunu kendimiz için yapmadık. Bu bizim Türkiye halklarına bir mesajımızdır." Orada halk şunu yapmıştır, devletin savcısını devletin askerinden vücudunu siper ederek korumuştur. Savcı inceleme yapabilsin diye orada bir şehit verilmiştir. Halkın iletmemiz için bize söylediği şöyle bir mesajı da var: "Biz burada yalnız olduğumuzu hissediyoruz, burası adeta bir cezaevi gibi, biz sansürleniyoruz. Bütün yapılan eylemler, emniyet bombalanması vb. sorumlu olarak hesap bize çıkartılıyor ama bunların sorumlusu biz değiliz. Bunu anlatın." Özellikle Seferi Yılmaz'ın Türkiye emekçilerine bir selamı var: "Biz Türkiye sınıf hareketi ile birleşemeden başarıya ulaşamayız ve yok olup gideriz" diye.

Limter-İş sendikası temsilcisi Kamber Saygılı: Biz Limter-İş sendikası olarak bu heyetin içerisinde yer alırken anlayış olarak bu coğrafyada yaşayan ezilenlerin taleplerini aynı zamanda sendikamızın talepleri olarak gördüğümüzden ve aynı zamanda şovenizme karşı ciddi bir mücadele verilmediği müddetçe, batı cephesinden Türk işçi ve emekçilerinin şovenizmle zehirlenmiş kafası bertaraf edilmediği müddetçe, biz esasen Türk işçi ve emekçileri olarak da kurtuluşumuzu sağlayamayacağımız bilinci ile hareket ettik ve bundan dolayı da bu heyetin içerisinde yer aldık. Gittiğimiz Kürt illerinde acı vardı, gözyaşı vardı ama bunun çok daha ötesinde bir direngenlik vardı. Bu herşeyde görülüyordu. Hakkari, Yüksekova ve Şemdinli'de kontrgerillanın suç üstü yakalanması halka müthiş bir güven vermiş. Halkın mesajlarından birisi de şu "Bizi birer birer, onar onar, yüzer yüzer öldürebilirler ama Kürt halkını yok etmeleri mümkün değil. Suriye'de ne yapacaklar, Irak'ta ne yapacaklar, İran'daki Kürtleri ne yapacaklar, Türkiye'deki Kürtleri ne yapacaklar" şekilinde esasen Türk devletinin de bu konuda bir çıkmaz içerisinde olduğunu vurgulamaya çalışıyorlar. Bu bölgenin seçilmesi tesadüfi değildir, Kürt ulusal kalkışması sürecinde, 6 yıllık ateşkes ve ondan önce yaklaşık 20 yıllık kirli savaş sürecinde Hakkari, Yüksekova ve Şemdinli halkının hep çok özel bir duruşu olmuştur. Aynı duruşu Abdullah Öcalan'ın siyasi irade olarak tanınmasında da görüyoruz. Halkın tutumu çok net, "Biz barış elini uzatıyoruz devlet bomba atıyor, biz barış elini uzatıyoruz devlet çocuklarımızı katlediliyor. Bundan sonra biz çocuklarımızı askere göndermek yerine gerillaya göndeririz." Diğer bir şey de devletin çok açık bir şekilde Türk-Kürt çatışması yaratmaya çalıştığıdır. Hakkari halkı birey olarak Kürt olmayı kabul etmiyor, ulus olduklarının farkındalar, ulus olarak "Kürt ulusu" olarak kabul edilmeyi istiyorlar. Ahmet Kürt olarak değil, Kürt ulusuna mensup Ahmet olarak kabul edilmek istiyorlar.

TÖP temsilcisi Cem Şefik: Ben Dersimliyim, 15 yaşına kadar Dersim'de yaşadım. Ve Şemdinli'de gördüklerim aslında çok yabancı olmadığım şeylerdi: Maskeli askerlerin ev basmaları, insanları katletmeleri, linç etmeleri ya da köylerin, ormanların yakılması bombaların patlaması aslında geçmiş süreçte de Kürt halkına karşı yapılanların bir devamıdır. Bölge halkının "Heyetler buraya gelip gidiyor daha sonra biz unutuluyoruz" diye bir şikayeti vardı. Biz üzerimize düşeni yaptık yapmaya da devam edeceğiz ama bunun metropollerde, özellikle devrimciler tarafından devam ettirilmesi ve unutturulmaması gerekiyor, bölge halkının bizden isteği de bu yönde oldu.