Tutsaklardan açıklama

GÜNCEL
Cumartesi, 26 Kasım 2005 (20 yıl 8 ay önce)

Devrimci tutsaklar, son dönemki siyasal ve toplumsal gündeme dair, ortak bir açıklama yaptılar. TİKB, MLKP, TKP/ML, MKP, Direniş Hareketi, TDP dava tutsakları adına, Aysel Güldoğan, Hasan Polat, Bayram Kama, Hasan Rüzgar, Murat Karayel ve Aytunç Altay imzalarıyla yapılan açıklamada, devrimci tutsaklar, linç girişimlerinin ekonomi-politiğinden kontrgerilla cinayetlerine kadar fikirlerini beyan ettiler. Aynen yayınlıyoruz:

Basına ve kamuoyuna;

Elleriyle o malum hayvanı simgeleyen işareti yapan, dilleriyle "vatan, millet" nakaratlı histeri çığlıkları atan, gösterilen, işaret edilen yere "saldır kurt" misali sahibinin komutuyla atılan güruh, yine vazife başındaydı.

Buna mukabil yıllarca her türden kontrgerilla aracı ve taktiğiyle halklarımıza ve öncülerine işlediği cinayetlerle açıkça terör estiren kontrgerilla örgütlenmesi Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde işledikleri alçakça cinayet ve terörle bir kez daha o iğrenç yüzünü göstermiş oldu.

Özelde bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm ve komünizm uğruna mücadele yürüten devrimci tutsakları; genelde ise ilerici toplumsal muhalefeti teslim almayı ve imha etmeyi hedefleyen tecrit/izalasyon terörüne dayalı "F tipi hapishane rejimi"ni boşa çıkarma uğruna sürdürdükleri Ölüm Orucu direnişinde hayatlarını kaybeden Canan-Zehra KULAKSIZ kardeşlerin mezarını ziyaret etmek, onların anılarına ve ideallerine olan bağlılıklarını yenilemek isteyen TAYAD'lı aileler bir kez daha güdümlü malüm güruhun linç girişimine muhattap oldular. Gerekçe ise artık herkesin malümu TAHRİK!...

"... Buraya gelip bizim insanımızın huzurunu bozmaya kimsenin hakkı yok..." diye buyurmuş birisi... Görmeyen ve bilmeyen sanır ki, "bir eli yağda bir eli balda", huzur ve refah içinde yaşıyor Rize halkı. Çünkü böyle buyuran Rize'li "milletin vekili" sıfatını taşıyor... "... Halkı tahrik etmenin bir anlamı yok..." diye buyuran ise Rize Belediyesi Başkanı...

Daha geçtiğimiz günlerde Rize'de sel felaketi yaşanmış ve ölümler olmuştu. Rize halkı ölümü acıyı yaşarken bu iki zat-ı muhterem ne yaptı acaba? Yağmur sularının felakete yol açması, Rize'linin canına ve malına kast etmesi "belediye başkanı" ve "mebus" kimliği taşıyan bu militan ırkçıların aymazlığı sayesinde olmadı mı? Şimdi bu iki zat, "Benim görevim başbakan olarak ülkemi pazarlamaktır..." diyecek kadar görevini aşikar eden bir şahşiyetin pervasızlığını aratmayacak şekilde gelecek linçlere davetiye çıkarıyor.

İşçi ve emekçilerin geniş kesimlerinde, en başta emperyalist-kapitalist neolibalar saldırı politikalarının yarattığı derin yoksulluk ve sefalet ile faşist rejimin yeniden yapılanmasının sarsıntı ve sancılarından kaynaklanan ve ayrıca bununla da birleşen, dünyada ama özellikle bölgede emekçi halklara karşı giriştiği kanlı savaş ve işgallerden dolayı emperyalist ABD ve işbirlikçilerine karşı yükselen karşıtlıktan ve düşmanlıktan, sefalet ve yoksulluktan kurtuluş diye sunulan AB'den beklentilerde her geçen gün yaşanan hayal kırıklığından zemin alan tepki birikimi ve arayış doğru bir sınıf savaşımı temeline oturmadığı ve devrimci savaşım ekseninde örgütlenmediğinde karşı-devrim güçlerinin müdahaleleriyle kendi egemenlik çıkarları doğrultusunda toplumsal dayanak güçleri olarak yedeklenebilmekte ve her türlü provakatif girişimlere açık hale gelebilmektedir.

İşte bugün, sıfatı "Genel Kurmay Başkanı" olan birisinin "... bir kısım sözde vatandaş..." ifadesinin de içinde olduğu bilinen konuşması startıyla yaratılan gerici psikolojik-siyasal atmosferde işçi ve emekçi sınıflarda başını bir "Kürt düşmanlığı"nın çektiği ve en küçük sınıfsal ulusal, demokratik hak ve özgürlük taleplerine bile "şüpheyle", "bölücülük" paranoyasıyla yaklaşılmasının ve "linç" girişiminin zehirli zemini örülmektedir. Faşist devlet bunu şoven-milliyetçi duygu ve refleksleri kışkırtarak, el altında tuttuğu paramiliter, "sivil" güçlerinin kontrgerilla yöntemleriyle de yapmaktan geri durmuyor.

İşaret alenen çakılınca Mersin'de, Trabzon'da, Sakarya ve Eşkişehir'de, Bilecik-Bozöyük'te, Bursa-İznik-İnegöl'de, İzmir ve Balıkesir'in bazı ilçelerinde ve en son olarakta Rize'de birileri birden bire TAHRİK olmaya başladı.

F tipi infaz rejimi koşullarında tecrit/izalasyon terörüyle sadece sesi boğmaya değil, ülke ve dünyada olup-bitenleri görme ve algılayıp kavrama olanakları bilhassa engellenmeye çalışılan biz devrimci-komünist tutsaklar şuna kesinlikle eminiz:

Yıllardan beridir sistematik bir asimilasyona tabi tutulan ama bir türlü istenilen sonucu alamayan ve son yıllarda -tabiri caizse- kırıntılarla hoş tutulup ulusal kurtuluş talebinden vazgeçirmek istenen; yoksuluğa, açlığa/sefalete mahkum edilen; zaten hayli kısıtlı olan eğitim, sağlık ve barınma hakkı başta olmak üzere en temel hakları gasp edilen; işsizi zaten iş bulamayan, çalışanları da artık işinden olmaya başlayan, ektiğini biçemez, biçtiğini satamaz, sattığı ile doyamaz hale getirilen, dini inançları da dahil her türlü manevi değerleri iştimar edilen Kürt, Türk, Ermeni, Laz, Arap, Çerkez.. yani bu çoğrafyada yaşayan emekçi "çilekeş" halkımızın acıları nehirlerimiz ve denizlerimiz kadar derin, öfke ve kinleri ise Ağrı, Cudi ve Kaçgarlar kadar büyüktür... Bu denli derin ve bu denli büyük olan acı ve öfkenin dindirilmesi ve bastırılması ancak ve ancak bir DEVRİM ile mümkündür.

Bu gerçeğin ayırdında olan ve halklarımızın öfkesini bir karabasan gibi yaşayan egemenler ve onların efendileri olan emperyalistler, bildikleri ve ustalaştıkları en iğrenç oyunlarını yeniden tezgahlama gayretindeler.

Bu kontrgerilla örgütlenmesinin hiç hesaba katmadığı bir gelişme yaşandı. Yani yaptığı iğrenç işin akabinde halka yakayı kaptırdılar. Tüm çıplaklığıyla bunlar yaşanmasına rağmen faşist Türk devleti ve beslemesi medyası, tek bir ağızdan konuşurcasına bu durumu örtme ve unutturma yarışına girdiler. Yine aşinası olduğumuz nakaratı çalmaya başladılar. Yok efendim "Duygusal tepkiyle yapılmış", "Devletin bunla bir ilgisi yoktur" vb. açıklamalarla bu yapılanları örtmeye çalışmışlardır. Ne yaparlarsa yapsınlar, halkın nezdinde bu işi yapanın devlet olduğunu asla gizlemeye gücü yetmeyecektir.

Bu oyunu bozmak mümkündür. Ama "Aman celladı azdırmayalım" manasına gelen laflar ederek ve halkımıza ve kurtuluş davası uğruna mücadele yürütenlere "ölü taklidi yapmalarını" öğütleyerek, safça bir iyi niyet temennilerinden öte hiçbir önem teşkil etmeyen "tarafsız" pozisyon alma gayretiyle "itidal", "sükünet" çağrıları yaparak, tezgahlandırılmaya çalışılan bu OYUN BOZULAMAZ!

Dünyanın ve çoğrafyanın yakın tarihi, bu gerçekliğe işaret eden sayısız örneklerle doludur. Halkların birbirine boğazlatılmaya ve her şart/koşul altında bir sınıfın "bir başka sınıf üzerindeki diktatörlük aygıtı"ndan başka hiçbir şey demek olmayan devlet aygıtını elinde bulundurmayı "Devlet adamlığının en temel prensibi" olarak belleyenler, sınıfsal bilinçleriyle hareket etmektedirler.

Devrimcilerin, hayatları dahil her şeylerini halkların kurtuluşları davasına adayanların, en doğal ve meşru olan demokratik haklarını kullanarak sisteme/düzene, devlete karşı itirazlarını yükseltenlerin halklarımızı kendi çıkarları temelinde biçimlendirmeye ve örgütlemeye çalışanların karşısında ırkçı, şoven, faşist güruhların çıkartılmasına ve kışkırtılmasına, bu güruhun linç girişimlerine bakarak ve ortaya çıkan tablodan kaygılanarak "itidal", "sağduyu" çağrısı yapan herkese bizler de SOL-DUYULU olma çağrısını yapıyoruz!

Sömürünün baskının ve zorbalığın olduğu toplumsal sistemlerde "barış", "huzur" ve "sükunet" olmaz. Yıllardan beridir de bu topraklarda sömürünün, baskının ve zulmün dikalası hüküm sürmetedir.

En son Rize'de TAYAD'lı aileler özgülünde tezgahlanan linç girişimi ve Şemdinli'de işlenen kontrgerilla cinayetleri halklarımızın, bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm, komünizm uğruna yürüttüğü mücadelesini boğma amaçlıdır.

Ve son olarak: "Bilmeyen ahmaktır, bilip de söylemeyen ise suçludur." (Fransız atasözü)