Qulmek azadi: ROJ

ROJ, ilk Kürt birası. Ama ilk yozlaşma ve çürütme saldırısı değil. Özgürlük mücadelede

GÜNCEL
Çarşamba, 2 Kasım 2005 (20 yıl 8 ay önce)

Şoförün “Son durak!” diyen sesiyle uyandı. Sesle beraber sıçradı ama hemen kalkamadı yerinden. Sanki yıllardır uyumamıştı. Neredeydi, zaman neydi, hemen algılayamadı. Evet gözaltında değildi, belediyenin otobüsüydü bu, pencereden görünen oturduğu mahalleydi. Rüya mı görüyordu? Hayır, eşyalarını vermişlerdi ve kapısından çıkmıştı. Çıktığı zaman buna inanamamıştı.

Bütün gücünü kullanarak ayağa kalkmaya çalıştı. Kalktı, bacaklarını hissetmeden arka kapıya ilerledi. İki gün uykusuz kalmak bu kadar sarsar mıydı insanı? Sadece uykusuzluk değildi herhalde, sorgu sırasında yaşadığı gerilimler, vücudunun kasılmaları da etkilemişti bünyesini. Otobüsten indi, sanki bilmediği bir yere gelmiş ve nereye gideceğini bilmiyormuş gibi bekledi her gün çıktığı yokuşun başında. Çevreden birinin bu halini görüp sorabileceği sorulardan kaçmak için hareketlendi, dik ve uzun yokuşu tırmanmaya başladı. Kendini en iyi hissettiği zamanlarda bile çıkmakta zorlandığı yokuş şimdi düz duvara tırmanıyormuş gibi daha da dikleşmişti gözünde. Daha merkezi bir yerde ev bulabilirlerdi tabii, buldular da ama öğrenci harçlıkları buna yetmemişti.

Yavaş yavaşta olsa yürümeye başladı, eninde sonunda varacaktı yokuşun tepesine. Başı ağırlaşmıştı, yerden kaldıramıyordu, kaldırsa sanki yıkılacaktı. Ayaklarının ucuna baka baka tırmanmaya devam etti yokuşu. Ayaklarının ucu şubeyi getirdi aklına. Gözbandının altından saatlerce bakmıştı bu ayaklara, bu ayakları hiç unutmayacaktı, çünkü bu ayaklara bakarken söylenenleri hiç unutmayacaktı. Şiyar gerçekten polisin işbirlikçisi olabilir miydi? Peki nasıl rol yapabilmişti bunca zaman. Geceli gündüzlü bütün vakitlerini birlikte geçirmişlerdi. Birlikte ölümüne eylemlere girmişlerdi. İşbirlikçi olduğu için mi ölmemişti, Şiyar?.. Ben de ölmedim, ben işbirlikçi değilim, olmayacağım, olmayacağım… Gözaltında iki gün boyunca sordular bunu, tehdit ettiler ama kabul etmedim. Okul hayatını bitiririz dedikleri halde, “Yargısız infazın ne olduğunu biliyorsun değil mi?” dedikleri halde kabul etmedim. Nasıl kabul edebilirdim arkadaşlarıma, aileme, idealime nasıl ihanet edebilirdim. Hele de ağabeyime… Nasıl yüzüne bakarım. Göremeyecek olsam da yüzünü. O beni görmese bile neler yaptığımı biliyordur, gözaltına alındığımı duyar, nasıl direndiğimi… Duyar mı? İki yıldır hiç haber alamıyoruz, belki… Sekiz yıl oldu, yüzünü bile unuttum. Onunla dağa giden arkadaşlarından kimse kalmadı, ya ölüm haberlerini aldık ya da mücadeleyi bıraktılar. Hepsi de çok gençti… Kızlı erkekli güle oynaya gitmişlerdi… Şimdi onlardan geriye ne kaldı...

Çıktıktan sonra su almayı nasıl unuttum. Halbuki “Çıkar çıkmaz yapacağım ilk iş su almak olacak” demiştim ama unuttum, durağa gidip kendimi ilk gelen otobüse attım. Sonra Şiyar’ı aradım. İki gündür ortalıkta yoktum merak etmişlerdir, telefonun hattını almışlardı arayamadım. Bir an önce eve varmam lazım ama bu ayaklar beni götürmüyor ki. Biraz su içebilseydim hiç değilse daha kolay olurdu. Hava ne kadar sıcak, yoksa bana mı öyle geliyor… Tuvalete gitmeme bile izin vermediler, gönderselerdi ne kadar pis olursa olsun içecektim, ama bırakmadılar. Tuvalete gidemeyince dayanamadım birinci günün akşamı kaldığım hücrenin köşesine işedim. Biz neler bekliyoruz hayattan, bize layık görülen ne, işeme hakkın bile yok. Bizse nelerin hayalini kuruyoruz, kurmuştuk. Dilimizi özgürce konuşacaktık, kimse toprağından ayrılmak zorunda kalmayacaktı, hatta ayrı bir devletimiz olacaktı, biz kendi kendimizi yönetecektik… Niye kendi devletimizi derken “hatta” diyorum, artık utanarak söylüyorum bunu. Vaz mı geçtik hayallerimizden, artık utanıyor muyuz hayallerimizden? Polis de böyle demişti: “Bak, en kafa adamlarınız bile artık ağzına almıyor ayrı devlet lafını. Herkes biliyor böyle bir şeyin olamayacağını, artık niye ısrar ediyorsun. Dilimizi konuşalım deniyor başka bir şey deniyor mu? Yani sadece anadilini konuşman için değer mi bunca eziyete, hayatını mahfediyorsun. Bak artık Kürtçe serbest, her yerde konuşuluyor, televizyonlarda çıkıyor. Polisler bile Kürtçe konuşuyor değil mi Hamza, hadi arkadaşa bir şeyler söyle de inansın bana” deyip gülmeye başladı. Adamı duymuyordum artık, gözümün önünden şehit düşen arkadaşlarım geçiyordu, ağabeyimin yüzü geçiyordu. Boşuna mıydı yaşananlar? Doğru söylüyordu, aksini iddia edecek bir kişi var mıydı? Bir kişi, bir kişi olsaydı düşer miydim böyle hesaplara, böyle boynu bükük olur muydum onların karşısında.

Boğazım iyice kurudu, yutkundukça bir bıçak saplanıyor sanki, boğazıma bıçak saplandıkça da hissetmiyorum bacaklarımı, başım dönüyor, yığılıp kalsam mı burada, yığılsam da bir daha kalkmasam. Ne ağabeymin sorgulayan yüzünü görsem bir daha, ne sorgulayan polisleri ne de Şiyar’ı. Tanıdığım kimseyi görmesem, kimseye hesap vermesem. Gitsem uzaklaşsam buralardan.

Yine bir sesle irkildi. Yolun kenarında bekleyen hemşehrisi Hasan’dı seslenen.
- Sırtında taş taşıyormuş gibi ne öyle ağır ağır yürüyorsun Muhsin? Gel iki dakka soluklan, dedi Hasan. Kapıda duran Hasan’la birlikte kafeye girdi.
- Ne içersin, dedi. Kana kana su içmek istiyordu Muhsin. Su içmek…
- Bırak şimdi suyu, sana yeni bir şey vereceğim, müthiş bir şey. İlk defa içeceksin bunu.

Hasan’ın getirdiği şişeyi aldı eline, buz gibiydi. Üzerinde sarı, kırmızı, yeşil renkler vardı. Büyük harflerle ROJ yazıyordu. Büyük bir güneş resmi ve “qulmek azadi” yazıyordu. Evet Kürtçe her yerdeydi.. Dikti şişeyi Muhsin, kana kana içti. Bir şişe…Bir şişe daha…


[foto]roj4.jpg[/foto]

“ROJ”, ilk Kürt birası. Kürt burjuvaları tarafından üretilerek 2003'te Avrupa’da piyasaya sürüldü. İtalya, Almanya ve Avusturalya’da satışları devam eden biranın yılda 5 milyon şişe sattığı belirtiliyor. Bir ay sonra Kuzey Irak’ta piyasaya sürülecek. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı İstanbul Müdürlüğü’nden ‘uygundur’ belgesini alan bira, Türkiye’de pazara girmeye hazırlanıyor. İthalatçı firma Pilot İç ve Dış Ticaret Ltd. Şirketi, ilk parti olan 44 bin 688 şişe birayı ihracatçı firma Roj Company Group’tan alarak, İstanbul Ambarlı Gümrük Müdürlüğü kapısından Türkiye’ye sokacak.

“ROJ” Kürt birası haftalık Tempo dergisinin 4 Ekim tarihli sayısının da konusuydu. “İlk Kürt birası! Türk bira severlerle buluşuyor! Alkol oranı daha düşük, daha yumuşak!” ifadeleri ile tanıtılıyor.

“ROJ” (kürtçe de “güneş, gün” anlamında kullanılıyor) Biranın sloganı “Bir Yudum Özgürlük!” Ne de tanıdık. Cola, araba ve dahası birçok reklamda “özgürlük” kavramı kullanılmakta. Biranın reklam afişinde ise kara kalemle çizilmiş bir resim; Elleri ve gözleri bağlı işkence gören bir adam. Onun hemen yanında “ROJ” birası içerek zincirlerinden kurtulan yani “özgürleşen!!!” bir adam. Reklam diğerlerinde olduğu gibi sadece “özgürlük” kavramının içini boşaltmakla kalmıyor. Kürt halkının 20 yıllık mücadelesini hiçe sayıp, onun karşısına yozlaşma ve çürümeyi koyarak saldırıyor.