Büyük Anayurt Savaşı'nda, Nazi işgalcilerine karşı Moskova'nın savunulmasından sorumlu tümen komutanı General Panfilov, Alman saldırısına hazırlanan Kızıl Ordu cephelerini denetlemektedir. Siperleri gezerken birden dönüp tabur komutanı Momiş-Uli'ye "Siperleri neyle kazdıklarını" sorar. Şaşıran tabur komutanı, "Kürekle, yoldaş General" yanıtını verir. Büyük komutan yanıtı yeterli bulmaz: "Kürekle mi? Aklınızla kazmanız gerekli".
Oysa Momuş-Uli'nin taburunun siperleri kendi başlarına kusursuzdur. Momuş-Uli, kazılan siperleri, bizzat denetlemiş, beğenmediklerini bozdurup tekrar kazdırmış, kamuflajlarıyla ilgilenmiş, sağlamlıklarını kendi silahı ile sınamıştır. Öyleyse, bu siperlerde eksik olan ne vardır? Eksik olan, siper kazmanın toprak kazmaktan ibaret kalmasıdır. Eksik olan, bir görevi basitçe yerine getirmenin ötesine geçmek; onu, düşmana en fazla zorluk çıkaracak ve bizi zafere en fazla yaklaştıracak yeni açılımlarla birlikte tasarlamaktır. Eksik olan, en önemli ve rutin işe bile, savaşın bütün yönleriyle, askeri, politik, ekonomik, idolojik, psikolojik... her yönüyle değerlendiren bir insiyatif aracı, bir düşünce ürünü kılmaktır. Bir savaşçı, sadece bileği ile değil, kafasıyla da savaşmalıdır. Bir proleter devrimcinin en büyük silahı, onun kafasıdır. Mücadeledeki yaratıcılığı, bu cephanenin zenginliğine bağlıdır. Sınıf mücadelesinde yeni araçlar, yeni yöntemler, yeni açılımlar kazandırmak; tek kelime ile savaşma gücümüzü arttırmak için, düşünce gücümüzü, düşünce derinliğimizi arttırmalıyız. Düşünce kapasitesini zorlamayan, düşünce temberliği içindeki bir devrimci, kendi hareket alanını alabildiğine darlaştılır. Yanı başındaki olanakların ve mazemenin ancak pek küçük bir kısmını değerlendirebilir.
Oysa düşman, düşünmektedir. Hem de, çoğu kez sanılanın aksine, derinlemesine, kılı kırk yararak düşünmektedir. Onun, sınıf mücadelesinin her alanı için düşünce üreten profesyonel "düşünürleri" vardır. Kuşkusuz sınıf mücadelesi bir satranç maçı değildir. Fakat, en ince ayrıntısına kadar tüm gelişme ve olasılıklar üzerine kafa yormayan, bunların her birinin sınıf mücadelesine sağlayacağı olanaklar üzerine düşünmeyen savaşçılar kolay mat olur. Düşmanın bir "düşünürler" kurmayı mı var? Öyleyse bizim her savaşçımız, onun uzman "düşünürler"inden daha derin, daha kapsamlı düşünmesini öğrenmelidir.
Düşünmek... Bundan kolay ne var?! Hem zaten, düşünme yeteneği doğuştan kazanılmaz mı?!..
Düşünme yeteneğine sahip olmak ile bu yeteneği kullanmak ve geliştirmek farklı şeylerdir. Ayrıca; düşünmek vardır, "düşünmek" vardır. Bir proleter sınıf savaşçısı olarak düşünce üretmesini öğrenmek; işte bu doğuştan kazanılmayan bir yetenektir! Ancak bu, hiçte ilk bakışta görüldüğü kadar kolay bir şey değildir.
Zihinsel üretim araçlarından yoksun olan kitlelerin düşünceleri, egemen sınıflar tarafından kontrol altında tutulur, kurallara bağlanır, kısırlaştırılır ve yönlendirilir. Burjuvazi de, emekçileri tam bir beyin felci içerisinde tutmak için hiçbir masraftan kaçınmaz. Tüm bir eğitim sistemi, kitle iletişim ağı, vb. insanın düşünce organına "kısa devre" yaptırmaya proglamlanmıştır. Çocuğun daha ilk yaşlarından itibaren merak güdüsü gemlenir; düşünce üretme yeteneği köreltirilir: Soru sormamalı, hazır yanıtları bellemelidir! Kişi, burjuva idolojik mekanizmalar içinde kaldıkça bu durum ömür boyu sürer. Çok yönlü düşünme yeteneği gelişmemiş insan, kendisi için yeni bir durumla karşılaştığında onu kavramak için "Ne" (Bu yeni durumu kavramak için gerekli nesnel bilgilerin edinilmesi) ve "Nasıl" (Bu yeni durumun çözümlemek için yöntem geliştirme) sorularını soracağı yerde, onu önceden verilmiş yanıtların Procustes yatağına sığdırmaya çalışır. Düşüncenin en ilkel biçimi olaylar arasında bağlantı kurmaktır. Burjuvazi ise, olaylar arasında, en fazlasından, biçimsel, demogojik ve kendisi için tehlike içermeyen "bağlantılar" kurmayı öğretir kitlelere. Yaşamı; sonsuz akışı, değişimi ve karmaşası içerisinde düşünmeyi söz konusu bile etmez. Kitleleri, verili durumlarda, verili içgüdüsel tepkiler vermeye koşullandırır.
Bu nesnel koşullar altında, onu işletmek için özel iradi bir çaba göstermediği sürece, düşünce organı insan için "boş yere taşınan bir yük", bir "fazlalık" haline geliverir. Hele ki, son yıllarda Türkiye'de de patlama yapan okullarda test sistemi ve çalışma dışı zamanlarda kitle iletişim aygıtları burjuvazinin düşünce tembelliğine yaptığı yeni "katkılar" sayılmalıdır. Örneğin, bazı iyi niyetli akademisyenler, orta öğretimde hesap makineleri kaldırılmazsa, 5-10 yıl içinde üniversite öğrencilerin bile tek haneli rakamları kafadan toplayıp çıkaramayacak hale düşeceğini belirtmektedir.
İnsanın düşünme yeteneğini geliştirebilmesi için, düşünce organını rehavet içinde uyukladığı yorganın altından çekip çıkarması, onun paslanmış "çarklar"ını temizleyip yağlaması; kireçlenmiş damarlarına taze kan pompalaması gerekir. Ve tüm bunlar için ise enerji ve kararlılık; iradi çaba! Çünkü ham bir vücut nasıl fiziksel harekete karşı direnirse, ham bir beyinde düşünsel eyleme öyle direnir; eski rahatlığını arar, "yorganı"na dönmeye can atar. Oysa, fiziksel tembelliğe karşı savaşmak çıplak gözle saptanabilen bir zaaf olduğu ölçüde kolaydır. Devrimciler açısından çok daha ağır tahribatlar yaratan düşünsel tembellik ise, genelde farkında bile olunmayan bir zaaftır. Bu zaafı açığa çıkaralım, adını koyalım. Eski yaşam biçiminin devrimci yaşam üzerindeki bu zorlu ablukasına, bu "görünmez" düşmana karşı örgütlü, sistemli, kararlı, enerjik bir mücadeleyi başlatmak ve kesintisiz bir biçimde sürdürmek her devrimcinin öncelikli görevidir.
Görevidir çünkü; düşünce tembelliği devrimci çalışmayı alabildiğine kısırlaştıran, darlaştıran, mekanikleştiren bir ayakbağıdır. Kişisel gelişmeyi ve insiyatifi bloke etmekle kalmaz, hareketi bütün olarak geriye çeker. Çünkü o, şu yada bu devrimcinin öznel zaafı olması ötesinde, devrimcinin içinde devindiği burjuva toplumun yapısal bir ürünüdür; nesnel bir olgudur. Kendi faliyet alanlarının dışında olup bitenlere kafa yormayı "lüks" sayan birçok devrimci vardır. Kendi alanlarında bile yeni mücadele araç ve yöntemleri üzerine düşünenler, yeni açılım olanaklarına kafa patlatanlar azınlıkta kalmaktadır. Daha genel eğilim ise, düşünsel eylemi, ancak gündelik çalışmanın karşısına çıkan somut engellere "çare aramak"la sınırlamaktadır. Hatta kimi zaman bu bile değildir. Bir alanda mücadele koşulları ağırlaştığında, örneğin devlet baskısı artıp kitlede ve diğer siyasetlerde genel bir sinme yada geri çekilme eğilimi görüldüğünde, yeni mücadele araçları ve yöntemleri geliştirmeyi zorlamak yerine ısrarla eski biçimlerde takılıp kalına bilmektedir. O zamanda "kitlelerin ve diğer siyasetlerin geriliği"nin bizim düşünce tembelliğimizin diğer adı olduğu bilinmelidir. Kimi zamanda, tersine, düşünce tembelliği kendisini, kendiliğinden kitle hareketlerine kayıtsız kalmak biçiminde gösterir. En sıradan işlerde dahi, kötü satranç oyuncuları gibi, önce hamlesini yapıp sonra dününenlere, ama sadece "Ben bunu niye daha önce düşünemedim" diye düşünenlere rastlanmaktadır. Yanıt, bir komünist savaşçı olarak büyük düşünmekten uzak olmakta aranmalıdır.
Komünist savaşçı olmanın pratikteki yetkinlik kadar önemli bir bileşeni de inatçı düşünsel bir çabadır. Yaşamın maddi temeli sürekli değişim içindedir ve dolayısıyla mücadelenin koşulları ve araçları da durmaksızın değişir. Düşünsel üretimi, bizim dışımızdaki bir masa başı faliyeti olarak değil, her devrimcinin kendi faliyeti içerisinden katkıda bulunacağı ve doğrudan doğruya yine faliyeti geliştirmeye yönelik bir kollektif eylem biçimi olarak kavramalıdır. Önderliğe duyulan güven yada ideolojik hata yapma korkusu, düşünce tembelliğinin gerekçesi yapılamaz.
"Eğer bir komünist", der Lenin, "Ciddi bir çetin çalışma içine girmeksizin ve eleştirel olarak incelemesi gereken olguların ne olduğunu anlamadan, edindiği kupkuru sonuçlarla orada burada şişinmeyi kafasına koymuşsa, gerçekten acıklı bir komünist haline düşer." Her devrimci, kendi faliyet alanı içindeki ve dışındaki güncel her soruna, devrimci eylem ve olanaklar ekseninde kafa yormayı alışkanlık haline getirmelidir. Devrimci bir kafa, hiçbir toplumsal olaya kayıtsız kalamaz. O, Uğur Mumcu'nun öldürülmesinden PKK'nin tek taraflı ateşkesine; özelleştirmelerden, en küçük işçi direnişine; burjuva demagoglarının "satır araları"ndan, devrimci demokrasinin çeşitli sorunlara yaklaşımına; şu veya bu ilişkinin kişisel sorunlarından, hükümetin faiz operasyonuna dek herşeyin görüntüsünden sınıfsal özüne varmayı, kendi çalışma alanına etkilerini saptamayı bilmelidir. Güncel her soruna sınıf mücadelesinin bir momenti olarak yaklaşmak; eğer mücadele koşularını zorlaştırıyorsa gerekli tedbirleri alarak süreci tersine çevirmek, eğer yeni olanaklar sunuyorsa bunları hayata geçirmek, ancak kafa yormakla, bir komünizm savaşçısı olarak büyük düşünmekle mümkün olur.
Bir kapitalist, işçinin işi özelinde fiziksel ve zihinsel yeteneklerini -oda ancak gerektiği ölçüde- harekete geçirmesini, iş dışı saatlerde ise tam bir düşünce tembelliğine gömülmesini ister. Bir devrimci, asla böyle davranmaz. O, dünyada olup biten herşeye canlı bir ilgi ve devrimci bir merakla yaklaşmayı ilk elde kendisine itici gelen konular üzerinde bile iradi biçimde kafa yormayı (kimisi için ekonomi, kimisi için karşı devrim cephesinin manevraları, hatta kimisi için kendiliğinden işçi direnişleri böyledir) bilmeli, buna kendisini zorlamalıdır.
" 'Yazarın işi yazmak, okuyucunun ki okumak' diyen o yarı Oblomovcu, yarı bezirgan eski Rus ilkesi" birçok devrimci için belli ölçülerde geçerliliğini koruduğu sürece, kendisine karşı enerjik bir savaşımı da hak edecektir: Düşünce tembelliğine karşı savaşmak, aynı zamanda, hazırlopculuğa, dogmatizme, olguculuğa, ezberciliğe, etiketçiliğe ve önyargılara karşı savaşmak demektir. Stalin, bir insan için en kötü şeyin hazır formürler ve hazır çözümlerle düşünmek olduğunu söyler kaldı ki bir komünist savaşçı için olsun?! Kalinin şöyle der; "Bir kuramı, ilkeyi, düşünceyi... kendi sözcükleri ile açıklayamayan kişi, onu bir güzel ezberlemiş ama özünü kavramamış demektir. Marks'ın, Lenin'in, Stalin'in... Orak-Çekiç'in çeşitli formülasyonlarını en iyi biçimde anladıklarını düşünenler bile, iş onları kendi cümleleri ile anlatmaya gelince, nasıl zorlandıklarını göreceklerdir...
Savaş araçlarla velir. Düşünce tembelliğine karşı savaşabilmek için de gerekli araçları, yöntemleri bulmalıyız. Bunlardan birincisi, her düşünceyi kendi sözcüklerimizle ifadelendirmeye çalışmak, buna kendimizi zorlamaktır. İkincisi, bilgidir. Sürekli yeni bilgilere ulaşmaya çalışmayan, değişim süreçlerini yakından gözlemeyen bir devrimci, neyle neyin bağlantısını kuracak; maddeyi dönüştürmek için nasıl kavrayabilecektir? Kendi faliyet alanında bile, mücadeleyi geliştirmek onun üzerine daha iyi bilgilenmeye bağlıdır. Aynı bölgede aylarca çalıştığı halde, o yöre insanlarının birçok sorunundan haberdar olmayan devrimciler yok mudur? Üçüncüsü, burjuvazi ve oportünizm ile kendi içimizden polemiklere girmektir. Düşünce tembellğinin çok yaygın bir dışavurumu, farklı siyasetlerin yaklaşımlarını, daha doğru dürüst okumadan, "abes", "komik" değip bir kenara koymaktır. Böyle kestirip atmalarla, kitleler içerisinde oportünizme karşı nasıl mücadele verilebilir? Farklı siyasi yaklaşımları esaslı bir biçimde çürütmeye girişmek, bizim düşünsel kapasitemizi geliştirecek, siyasi kavrayışımızı netleştirecektir. Ya da örneğin, "özelleştirme kötü, özelleştirme iyi" diyen bir KİT işçisini ikna edecek sağlam düşünsel kanıtlara sahip miyiz? Dördüncüsü, hazırlop yanıtlarla yetinmeden, soru sormayı öğrenmek ve alışkanlık haline getirmektir. Her toplumsal olayın özgün yanını, hazır yanıtlar değil, akıllıca sorulan sorular ortaya çıkarabilir. Soru sormayı bilen ve tatmin edici yanıtlara kendi sınırlarını zorlayarak varma alışkanlığını edinen bir devrimci, kitle çalışmasında bunun büyük avantajlarını görecektir. Beşincisi, kendi deneyimlerimizden, gözlemlerimizden genel sonuçlara varma çabasıdır. Bir alanda tek tek kişilerle uğraşırken, onlarda ortak olan, kesişen davranışları, düşünce tarzını, soruları ve sorunları ortaya çıkarmak; kitle politikası üretebilmenin de temelini oluşturur. Ancak tekil olayları da genellemekten kaçınmak gerekir. Altıncısı, tartışmak, "hem de yapay olarak değil, esaslı olarak, yani iş 'dayağa' kadar olmasa da hiç olmazsa ciddi ve sıcak saldırılara dek varan" tartışmaları, gündelik faliyetin ayrılmaz bir bütünleyicisi haline getirmektir. "Bir konuyu değişik kişilerle inceleyip tartışmak konuyla ilgili düşünceleri netleştirmekte ve zengilleştirmektedir." (Kalinin) Ancak ortada özgün düşünce olmadıkça tartışmanın da olmayacağı besbellidir. Alevli tartışmalar, kolektif düşünce üretmenin de verimli ve sağlıklı bir yöntemidir.
Her devrimci, burada kısaca değinilenlerden farklı kişisel veya kollektif çalışma yöntemleri de geliştirebilir. Ancak hepsinde önemli olan, mücadele gücünü arttırmaya ve pratiğe yönelik olmaktır. Düşünsel çabaları geliştirmek, entellektüel bir faliyet biçiminde değil, savaş gücünü arttırmaya yönelik olmalıdır.
*Bu yazı Devrimci Proletarya dergisinin 1 Nisan 1993 tarihli 25. sayısından alınmıştır.