Böylesi bir vahşet… Böylesi bir eziyet… Hayır kabul edemeyiz. Hem de küçücük çocuklara karşı… Hem de yaşama tokatların en büyüğünü yiyerek, kimsesiz başlayan… Kimsesi olmadığı için Malatya’daki o devlet kurumuna “esirgenmesi” amacıyla konulan
Böylesi bir vahşet… Böylesi bir eziyet… Böylesi bir hayvanlaşma… Hayvanca muamele… Hayır kabul edemeyiz. Hem de küçücük çocuklara karşı… Hem de yaşama tokatların en büyüğünü yiyerek, kimsesiz başlayan… Kimsesi olmadığı için Malatya’daki o devlet kurumuna “esirgenmesi” amacıyla konulan çocuklara karşı. Bin kere hayır; aklımız almaz, yüreğimiz kaldırmaz.
Önce suçlu bulmaya çalışıyoruz. Kim suçlu, insanlıktan çıkan o bakıcılar mı? Peki ya biz küçücük çocuklarımızı tamirci ustalarına, konfeksiyonlarda makina ustalarına ve daha ağır işlerin ustalarına “Eti senin kemiği benim" diye veren biz, neresinde duruyoruz bu vahşetin? Evlerimizde “Dayak cennetten çıkmadır”, “Koca sever de döver de” sözlerini düstur edinmişken neresindeyiz? Tüm taburla içtima alanında hazırol vaziyetinde komutanların bir askeri dövmesini törensel bir edayla izlerken neresinde duruyoruz bu şiddetin? Biz makine başında çalışıyorken, işçi arkadaşlarımız ustabaşlarından, patronun adamlarından dayak yerken, aşağılanırken, taciz edilirken, alınıp fabrikanın bir odasına götürülürken ve biz hala makine başında çalışıyorken neresindeyiz? Her gün sadece Kürt olduğu için bu vahşeti yaşayanları, köyleri yakılıp, yıkılanları biz de horlamıyor muyuz? Daha da ağırı onlara karşı sopa ve sopa gibi bayrak sallamıyor muyuz? Bunları yapmıyorsak peki bu vahşete karşı ne yapıyoruz? Karakollardan, sivil faşist inlerinden filistin askıları sarkarken dışarı, oralarda yaşananlar Malatya’daki vahşetten daha mı önemsiz?
“Şimdi de suçlu biz mi olduk?” diyeceksiniz. Peki ama bu kadar baskının, dayağın, aşağılanmanın, hayvanca muamelenin, böylesi bir şiddetin, şiddet toplumunun bir suçlusu olması geremiyor mu? Bizim böylesi bir suça karşı kafa yormamız, suçu yok etmek için önce suçluyu bulmamız gerekmiyor mu? Sorunun temellerine inmemiz, sonuçların ötesinde, nedenleri aramamız, yok etmemiz şart değil mi?
Şiddetin kaynağı eşitsizliktir. Eşitsizliğin olduğu her yerde şiddet de olur. En başta eşitsizlikten karı olanların, eşitsizlikten servet üretenlerin uyguladığı bir şiddet. Daha sonra eşitsizliktan pay kapmak için yapılan şiddet ve giderek bastırılmasıyla tüm toplumsal ihtiyaçların, yaşamak için şiddet.
Peki eşitsizliğin kaynağı ne? Birilerini kölece de olsa yaşamını devam ettirmek için hayatı boyunca hayvanca çalışmaya mahkum eden eşitsizliğin kaynağı… Kimi çocukları doğar doğmaz bey, paşa; kimi çocukları köle yapan eşitsizliğin kaynağı ne? Tüm o görüntülerden sonra, tüm yaşamımız, yaşadıklarımızdan sonra sadece “ah, vah” etmekten öte birşey yapmamamızın, yapamamamızın sebebi ne?
Sebeplere dahil kafa yormalıyız, nedenleri bulmalıyız; çözümlere dahil kafa yormalı, çözüm yolları aramalıyız, yoksa bilfiil, bir ömür boyunca biz bu şiddetin hem mağduru hem de faili oluruz. Ölürken arkamızda yaşanmamış bir hayatla berabar nice yaşanmayacak olan hayatlar bırakırız.
Bir devlet kurumunda yaşanırken böylesi bir vahşet ve başkalarında da nicesi; bebekliğimizden beri; ilkokul sıralarından itibaren; tüm o marşlar ve andlardan, askerlikten; fabrika yaşamına ilk atıldığımızdan öte beynimize yedirilen, bize giydirilen tüm o gerici bağları, elbiseleri yırtıp atmaktan hala korkuyor muyuz? Sağlığımız, eğitimimiz, çocuklarımız, tüm yaşamımız devlet eliyle taşeronlara bırakılırken daha neye sabrediyoruz? Kendimizden başka; ezilmişliğimizle, hayvanlaştırılmışlığımızla, köleleştirilmişliğimizle, bunları parçalama isteğimizle kendimizden başka güvenecek kimimiz var?