"Yok olma tehditi karşısında devrime zorlanan sınıf..." Evet, Engels'in dediği gibi bu tam bir zorlamadır. Bu tarihsel misyonu proletaryanın omuzlarına yükleyen onun stratejik güç ve eylem kapasitesi, maddi-toplumsal yaşamın yeniden üretilmesindeki konumudur. Fakat sayısal boyutu her geçen gün artan proletaryanın gerçek bir sınıf gücü haline gelmesi için örgütlenmesi ve bilinçlenmesi gerekir. Bu yapılamadığı oranda çürüme kaçınılmazdır. Proletarya düşmanlarının ideolojisinin savunucusu, sınıf kardeşlerinin düşmanı bile olabilir. Alınteri Gazetesi'nin 26 Mayıs 1994 tarihli 17. sayısında yer alan ve proletaryayı nihai çıkarları doğrultusunda, "örs olmamak için çekiç olmaya" çağıran "İşçi sınıfı ya devrimcidir, ya da hiçbir şeydir!" yazısını yayınlıyoruz.
[foto]alinteri.jpg[/foto]
"İşçi sınıfı ya devrimcidir, ya da hiçbir şeydir!" Bu söz, ileri işçilere dahi şaşırtıcı gelebilir, yadırgatıcı bulunabilir. Büyük olasılıkla çoğu işçinin aklına şu soru gelecektir: "Sınıf olarak devrimci bir bilinç düzeyine uygun davranmadığımız doğru, fakat tümden hareketsizde kalmıyor, ekonomik-sendikal haklarımız için mücadele ediyoruz. Bu durumda bir hiç olarak tanımlanmamız haksız bir yargı sayılmaz mı?"
Yazının girişindeki sözler, işçi sınıfının genel bilinç geriliğine bakarak onun devrimci gücünü reddetmeye kalkan küstah bir entellektüele ait değildir. Bunları söyleyen, proletaryanın bilimsel dünya görüşünün mimarı Karl Marks'tır. Marks, yalnız işçi sınıfının tarihin gördüğü en devrimci sınıf olduğunu kanıtlamakla kalmadı. Aynı zamanda yaşamı boyunca en genel sorunlardan Avrupa'daki en küçük çaplı işçi eylemine dek işçi sınıfının mücadelesinin en yakın izleyicisi ve yol göstericisiydi. Bu yüzden onun tespiti, işçi sınıfının kapitalizmdeki genel durumu ile hiç de çelişmiyor, bilimsel bir kavrayışa dayanıyordu: "İşçi sınıfı ya devrimcidir, ya da hiçbir şeydir!"
İşçi yaşamını tek bir yoldan sürdürebilir: Kapitaliste işgücünü satarak. Bu ise, ancak burjuvanın işçinin işgücüne ihtiyaç duyduğu sürece mümkündür. İşçinin kapitalizmdeki ücretli kölelik konumunun temelinde, üretim araçlarını elinde tutan kapitalistlere olan ekonomik bağımlılığı yatar. İşçi, kapitalist için alınıp satılabilir bir maldır. Üretilen her şeye alınterini akıtan işçi sınıfı tam da bundan dolayı toplumda aşağı bir sınıftır.
Bu çıplak durumun üzeri, proletaryanın kısmi talepleri uğrunda mücadelesi sonucu elde ettiği kimi kazanımlarla örtülür. Ama bu örtülülük, ancak işçinin çarpıtılmış bilincinde geçerlidir. Kapitalizm, kapitalizm olarak kaldığı sürece işçi sınıfının hiçbir alanında gerçek, kalıcı ve sınıfın tümünün tadını çıkarabileceği düzelmeler olamaz. Düzen sınırları içerisinde elde edilen iyileşmeler ve kısmi reformlar ne olursa olsun, ücretli kölelik düzeninin kendisi, bunları hem yetersiz hem de güvensiz kılar. Yetersizdir, çünkü işçi, kapitalizme bağımlı konumu değişmeksizin en fazla kendisini daha iyi bir fiyata satmış olur. Güvensizdir, çünkü kapitalist, kaşıkla verdiğini kepçeyle geri almak için ilk fırsatta işçinin üzerine çullanır.
Kapitalizm, yarattığı derin sefaletle işçi sınıfını manevi düşkünlük ve yozlaşmanın kollarına iter. Bu haliyle onu cahil, kültürsüz, güdülebilir bir sürü haline getirir. Yaşam zevki ve ufkunu ilkel insanınınkiyle aynılaştırır; işçiyi içgüdüleriyle yaşayan ve içgüdüleri karşılandığı sürece bundan yakınmayan bir varlık haline getirir. Onu maddi üretim ve sınırlı bir tüketimin dar sınırlarına hapseder. Ancak kapitalizmi ve sınıfların egemenliğini ortadan kaldırmakla nihai çıkarlarına ulaşabileceğinin bilincinden yoksundur işçi sınıfı. Onun için insanlığın altın çağı, gelecek sınıfsız toplum değil, yalnızca dün, bugün ve yarın vardır. Bu ufuksuzluk içinde o, kendisi için yalnız tümüyle yabancı bayrakları sallamakla kalmaz, can düşmanlarının sloganlarına da sarılabilir. Gerici, faşist güçlerin peşinden koşabilir. En kaşarlanmış demagogları, sahtekarları omuzlarında taşıyabilir. Kardeş halklara karşı şoven kara çalmaları ağzına almakla kalmayıp, kanlı milliyetçi boğazlaşmalara taraf ve alet olabilir.
"Kendisi için sınıf olma" bilincinin yokluğu yüzünden işçiler birbiriyle kıyasıya rekabet halinde, kapitalistlerin egemenliğini güçlendirebilirler. Yalnız ülke değil, dünya çapında birleşik eylem ve direnme yoksunluğuyla dünya proletaryasının her bir bölüğü, diğerini güçten düşürmeye itilebilir. Kapitalistin işten çıkarma tehdidi işyerindeki işçiyi insanlıktan çıkarıp her türlü yükü omuzlamasını sağlarken, her işçi kıyımı dışarıdaki işsizler için bir umut kapısı sayılıp sevinçle karşılanabilir.
İşçiyi en kritik anda bayrağını atıp evine dönmeye iten, dünya görüşünde kaynağını alan proleter militanlığı kazanamamış oluşu değilmidir? Bu zayıflık, onu en haklı, en meşru kavgaların atılgan savaşcısı olmaktan alıkoyar. Kimi kez ailevi, kimi kez bireysel kaygı ve korkularla yarı yolda, hatta daha işin başında elini, ayağını keser.
İşçi, kapitalizmde her gün ağırlaşan prangalarıyla dolaşan ve bu prangayı vücudunun bir parçası olarak kabullenen bir köledir. Dünyası sınırlanmış, düşlerinde dahi bu dünyanın ötesini hayal edemeyen bir esirdir o.
Gündemde özelleştirme saldırısı varsa, aklına üzerine yıkılmak istenen yükten tamamen kurtulmayı, dişinden tırnağına adaletsiz bu sistemi yıkmayı değil, ancak dününü savunmayı getirir. Tam da bundan dolayıdır ki, gücü kendi bileğinde aramaz. Kısa vadede dahi çözüm olmayacak yollara diker gözlerini. Bu haliyle yeri göğü sarsmak, can düşmanı burjuvaziyi alaşağı etmek şöyle dursun, dikkate alınması gereken ciddi bir tehdit dahi oluşturamayacağını sanır.
***
"Örs olmak istemeyen, çekiç olmak zorundadır" derler. Devrimci bilinçten ve eylemden yoksun bir işçi sınıfı, burjuvazinin özgürce dövdüğü örstür.
Bunun alnına yazılı bir kader olmadığını görmek için işçi, Marks'ın sözleri üzerine düşünmek ve acımasız gerçeği çıplak haliyle görmek zorundadır.