Kentsel Dönüşümzedeler

İstanbul'da 100 bin binanın yıkılmasını hedef alan Kentsel Dönüşüm saldırısında şimdiye kadar bin 600'den fazla bina yıkıldı. Bir sabah gelinir, eşyalar polis zoruyla çıkartılır, bina yıkılır. Ve her şey unutulur. Biz bu haberimizde her şeyi unutmayanlardan bahsedeceğiz.

GÜNCEL
Perşembe, 15 Eylül 2005 (20 yıl 10 ay önce)

İstanbul'da 100 bin binanın yıkılmasını hedef alan Kentsel Dönüşüm saldırısında şimdiye kadar bin 600'den fazla bina yıkıldı. İstanbul'un büyük çoğunluğu tapulu değildir. Devlet, emekçilerin on yıllardır yaşadıkları binalardan defalarca imar parası, tapu tahsis parası, kaçak bina yapma cezası, emlak ve çöp vergisi, elektrik ve su parası, belediyeciler vasıtası ile rüşvet vs. aldığı halde bu binalara tapu vermemiştir. Emekçilere tapu niyetine her seçim döneminde bol bol yalan vaadler verilmiştir. Bugün ise emekçilerin bedelini defalarca ödediği bu binalar onların başlarına yıkılıyor. Yıllardır vergi ve ceza ödeyen konducular birden bire işgalci oldular. Yıkımlar karşısında devletin “işgalcilere” ödediği ise sadece 10-11 milyarlık enkaz bedeli. Kiracılar ise hepten yok ve yük sayılıyorlar. Onlara yıkım haber dahi verilmiyor. Bir sabah gelinir, eşyalar polis zoruyla çıkartılır, bina yıkılır. Ve her şey unutulur. Biz bu haberimizde her şeyi unutmayanlardan bahsedeceğiz. “Yok ve yük değiliz, hakkımızı isteriz” diyenlerden.

Bahsedeceğimiz “tekere çomak sokan” Kentsel Dönüşümzedeler, Alibeyköy Güzeltepe ve Eyüp Merkez Mahallesi'nden. Yıkımı aynı gün, 28 Temmuz'da yaşadılar. Her iki yerde de devlet yıkım karşısında yine enkaz bedeli önerdi. Enkaz bedelini peşinata sayarak üstüne de borçlandırarak ev sahibi olma “imkanını” da tanıdı.

[foto]kentselzede5.jpg[/foto]

Devletin gözünde Güzeltepe'deki gecekondularda oturan kiracıların hiçbir hakkı olamazdı ve olmadı da. Ev sahipleri ile anlaşıldıktan sonra 9 kiracı aile kapının önüne koyuldu. Onlardan devletin beklediği başka bir kiralık daire bulup, eşyalarını alıp gitmeleriydi. Fakat izbe gecekondularda yaşamak onlar için bir tercih değil zorunluluktur. Kira için ayırabildikleri 60 ila 100 milyon arası parayla ancak buralarda yaşayabilirlerdi. Kira bedelinin alıp başını gittiği en kötü yere 300 milyon kira istendiği İstanbul'da başka yere gitmek onların ellerinde değil. Fakat bu pratikte şimdi ve öncesinde binlerce kez görüldüğü gibi devletin de umrunda değil. Onların istedikleri sadece ödeyebilecekleri uygun fiyatlarla sosyal konutlarda kendilerine kiralık daire verilmesi. Daha önce AKP'li belediye kendi yandaşlarına sosyal konutlarda böyle kiralık daireler vermiş ve hala vermekte. Fakat onlara, sefalet zincirinin en altındakilere bu yapılmadı. Onlardan beklenen hep olduğu gibi çekip gitmeleriydi, ya bir akrabalarının yanına ya da ne bilelim köylerine belki, fakat onlar çekip gitmediler. “Sadaka değil hakkımızı istiyoruz” dediler ve yıkılan kondularıyla, Çobançeşme Sosyal Konutları arasındaki duraklara yerleştiler. 6 aile yaklaşık 4 aydır duraklarda yaşıyor. Belediye'nin “duraklardan çıkarsanız kira yardımı yaparız” teklifine hem bu sözlü teklifin ne kadar süreceğinin belirsiz olması, hem belediyeye güvenmedikleri, hem de istediklerinin yerleşebilecekleri uygun dairenin gösterilmesi olduğundan, kabul etmiyorlar. Onların yaşam koşullarını da en aşağıda bir Alınteri okurunun izlenimlerinde bulacaksınız. Okurumuz gördükleri karşısında “bu kadarına da pes” dedi, okuduklarınız karşısında siz de aynı tepkiyi vereceksiniz.

Eyüp Merkez'deki “çomak sokucular” ise kiracı değil 1969'dan beri orada yaşayan ev sahipleri. Hikayelerini, 14 Eylül'de İHD'de Halil Karaçaylı'nın yaptığı basın açıklaması ile öğreniyoruz.

[foto]kentselzede2.jpg[/foto]

1960 yılında yapılan evlerini bir belediye çalışanından 1969 yılında satın alıyorlar. 1987'den beri devletin istediği tapu tahsis paralarını ödüyorlar. Devlet tapu parası istiyor, ödüyorlar. 1969'dan beri evlerin vergisini ödüyorlar, en son ödedikleri 2004 yılı vergisi 400 milyon lira. Hepsinin belgesi var Halil Karaçaylı'nın elinde, evin 1960 yılında yapıldığının da... Eyüp Merkez'de yıkım 32 bina ve konduyu kapsamakta. Yıkım haberi duyulunca Halil Karaçaylı dahil olmak üzere 24 ev sahibi bir araya gelip bir avukat tuttu. Fakat belediye, “dava açanlara hiç birşey vermeyecelerini, dava açanların pişman olacağı” yönündeki telkinlerle ev sahiplerini korkuttu ve onları enkaz bedeli üzerinden anlaşmak zorunda bıraktı. Enkaz bedelini peşinata sayıp borçlandırarak Çobançeşmede ev “verdi.” Ayrıca belediye “evlerinizi yıkmazsanız 1.5 milyarda yıkım parası alırım” diyerek emekçilere kendi evlerini yıktırdı. Basına da “biz yıkmıyoruz onlar isteyerek kendileri yıkıyorlar” dedi. Halil Karaçaylı ve aynı bahçe içindeki diğer 3 kondunun sahibi ise anlaşmadılar. Halil Karaçaylı'nın binası iki katlı. Devlet aynı bahçe içindeki 3 kondu ve 2 katlı bir binaya toplam 38.5 milyar değer biçti. Ve 4 ev sahibi aileye 38.5 milyarı peşinata sayıp üzrinede 16 milyar borçlandırarak Çobançeşme Sosyal Konutları'nda sadece 1 daire önerdi. Hem de “Ne güzel 4 aile bir evde yaşar, 1 karavan kaynatır para biriktirirsiniz” diye dalga geçerek. Halil Karaçaylı idari mahkemeye yürütmenin durudururması için dava açsa da belediye mahkemenin sonuçlanmasını beklemeden yıkımı, bir hafta önceden, “evinizi 7 gün içinde boşaltın” diye tebliğ ederek gerçekleştirdi. Bir de üstüne anlaşmaya yanaşmayan bu “çomak sokucuların” eşyalarını lağım sularının içinde bırakarak.

Emekçiler “orada kanalizyon var kepçeyi sokmayın” diye uyarsalar da belediye ekipleri bilerek kanalizasyonu patlattılar ve emekçilerin tüm eşyalarını lağım sularının içinde bıraktılar. Bitmedi, bir de üstüne yıkım ekipleri, basın mensupları gittikten sonra Halil Karaçaylı'nın kafasını kırdı ve 24 yaşındaki oğlununa kolunu kopartırcasını ısırdı.

Tüm bu baskılara rağmen 4 aile-toplam 14 nüfus, haklarını almak için sonuna kadar mücadele etme azminden vazgeçmediler. Yıkılan binalarının yerine çadır kurup 23 gün boyunca geceleri farelerden korunmak için ayaklarına çarşaf bağlayarak çadırda yaşadılar. Eyüp'ün merkezinde belediye başkanının da, muhtarın da, polisin de işe gitmek için her gün önlerinden geçmek zorunda kalmasına rağmen görmezden gelindiler. Onlar da en sonunda çadırlarının etrafına 4 pankart astılar: “Devlet Depremi”, “Piknik Çadırı Değil Yıkım Çadırı”, “Biz Buradayız Devlet Nerede?”

Pankartlar asıldıktan 3 gün sonra "devlet" ortaya çıktı. Bu sefer çadırları da yıkmak için. Sebep olarak söyledikleri ise "pankart asma suçu"nun işlenmiş olması. Kentsel Dönüşümzedeler ise bir suç işlediysek bizi tutuklayın, mahkemeye çıkartın derler. Fakat devlet olayın mahkemeye yansımasını istemez. Emekçiler komisere ve polislere hakaret etseler de mahkemelik olamazlar. Aileler şu an çocuklarının, kardeşlerinin yanında yaşıyorlar. Haklarını aramaktan vazgeçmediler tabiki. Belediye daha önceden bir daire önerdiği 4 aileye şimdi 2 daire veriyor. Fakat onlar mahkemeye başvurup hukuksal mücadeleyi başlatacaklar.

Devlet, 3 kondu ve bir binaya toplam 38.5 milyar değer biçmişti. Halil Karaçaylı'nın getirdiği bilirkişiler ise, sadece Halil Karaçaylı'nın binasının enkaz bedelinin 24 milyar olduğunu, arsa ile birlikte 80 küsur milyar değerinde olduğunu hesapladılar.

4 ailenin çadır kurduğu yerde ise şu anda uygun kiralık konut bulamayan 3 kiracı aile çadır kurdu.

Durakta yaşamak


Bir Alınteri okurunun izlenimlerini yayınlıyoruz:

4 aydır bir otobüs durağında yaşamak, nasıl mümkün olabilir? Bu bir evcilik oyunu değilse eğer, çocuklarla, işine gücüne giden babalarla, nasıl mümkün olabilir? Yara bere içinde çocuklarla, rengi atmış kıyafetlerle, kokan eşyalarla ama gittikçe inatçılaşan emekçiler ve diğer yandan duyarsızlığın, yanı başındaki emekçiye sahip çıkmayan mahalle sakinlerinin alışmalarıyla...

[foto]kentselzede4.jpg[/foto]

Güzeltepe'de 5 emekçi aile tam gecekondularının yıkıldığı yerde, evlerinin karşısındaki duraklara kurdukları muşamba çadırlarla yeni bir yaşama başladılar. Sefaletleri bir kat daha artarak.

Evleri belediye tarafından yıkılan 6 aile, ne kiralayacak bir ev bulabiliyor, ne de onu karşılayacak parayı. 60 ila 100 milyon arası kiralarla oturdukları evleri başlarına yıkılınca İstanbul'un artık çığrından çıkmış fahiş ev kiralarının, bodrumların bile yaşam alanı haline geldiği, nüfus fazlalığıyla dikişleri patlamış kent gerçeğinin ortasında kaldılar. 4 aydır da farelerle, sarhoşlarla, çocuklarında bile kemik ağrılarını başlatan nemle uğraşarak beklemeye devam ediyorlar. Bekliyorlar, “Biz sadaka gibi kira yardımı yapan belediyenin parasını istemiyoruz, biz bize ucuz konut göstermesini ve onun da kirasını bizim vermemizi istiyoruz. Bizi nasıl sokağa attılarsa ev de bulsunlar. Bulmazlarsa biz burada kalmaya devam edeceğiz. Hatta bu durağa yakın zamanda tuğlalarla ev inşa edeceğiz!” diyorlar.

Dikişleri patlayan konut gerçeğinin inatçı itirazcıları onlar. Evet son derece haklılar da. Ucuz ve insani konutlarda, sadaka almadan, kendilerine yeten ücretlerle insanlar kendi yaşamlarını kendileri çizmek, kendi konutlarını kendileri seçmek istiyorlar! Zaten dikişleri patlayan da bu değil mi? İnsanca yaşanacak konut, insanca yaşanacak ücret!

Kadınlar suyu yıkıntılarında kesilmeyen sulardan alıyor, akşamları ise mum ışığında oturuyorlar. Banyo ve çamaşır için ya akrabalara ya da çevre komşulara gidiyorlar. Ama en yakın akrabaları ise yine kendileri, yanı başındaki çadır komşusu. “Bizi biz biliriz” diyorlar. “Biz evlerimiz yıkıldıktan sonra ruhsal olarak çok sinirli olduk, hep birbirimizle kavga ediyorduk, hep bağırıyorduk, ama zamanla birbirimizi anlamaya başladık” diyorlar. Bir de arada ziyarete gelen tek tük akrabalar, ötesi yok. Çevreden ise tık yok. Duraktan sabah binenler, evleri durağa bakan emekçiler, hepsi kanıksamışlar. Mutlu, mesutmuş gibi evlerinde oturuyorlar. Onlardan hiçbir beklentileri de yok zaten. Kanıksadıkça içine çöken bir yapı... Devrimcilerin ise durak sakinleri için ayrı bir yeri var. “Onların, her birinin yeri ayrı. Onların yaptıklarını asla unutmayacağız. Bizim en sinirli zamanlarımızda bile kahrımızı çok çektiler. Yardım getirdiler, gelip gidiyorlar” diye anlatıyorlar onlarla birlikte olan devrimcileri. “Biz bugün burada ayakta kaldıysak devrimciler sayesinde” diyorlar.

[foto]kentselzede3.jpg[/foto]

Çadırların içinde okul önlükleri asılı, çocuklar bir gayretle derslerini yapmaya çalışıyorlar, belki 1 metrekarelik alana asfaltın üzerine serilmiş halılar, sanki eski ev düzenini hatırlatıyor, ona özlemi. Sabahları eşler işe, çocuklar okula gidiyor, akşam yemekleri için bamyalar doğranıyor, yani hayat devam ediyor... bu sırada bir sonuç alınıncaya kadar inatla ve sabırla bekleyiş sürüyor... Bir inat ve inatla birlikte artan kendine güven, korunmaya çalışılan neşe, iyimserlik, zaman zaman dalıp giden gözler... hepsi birlikte. Onlar insanı karakterize eden sınırlardan belki de kurtulmuş, sınırsız, mekansız, adeta uzayın boşluğunda yaşayan emekçiler. Ama insanı insan yapan hayata bağlayan tüm meşgaleler sürüyor. Kızgınlık, sıkıntı, neşe, iyimserlik, öfke, yaşam düzeni.... Taa 60'lardan Demirdöküm'deki direnişlere katılan babanın Demirdöküm direnişinden son kondu direnişine akıp gelen direnişi gibi... İşte hayat ve mücadele aynı kanaldan, kaldığı yerden akmaya devam ediyor... Bastonlu, dişsiz babanın evinden çıkıp 4 aydır kızıyla yaşamayı seçmesinde süren bir inatçılık ve neşeyle sürüyor....