Tek hedefleri, bölgeyi bir an önce kapitalist yağma ve talana açmak
“Çözüm mözüm yok” diyerek savaş politikalarının tırmandırılacağının altını döne döne çizen “ihaleci” Binali Yıldırım, dün kalabalık bir heyetle gittiği Diyarbakır’da sadece “ihaleciliğini” değil, savaş politikaları sözkonusu olduğunda son derece “yüksek profilli bir başbakan” olduğunu da yeniden kanıtlamış oldu?!!
Diyarbakır’daki Cahit Sıtkı Tarancı Kültür Merkezi’nde düzenlenen ‘Doğu ve Güneydoğu Yatırım Destek Hamlesi Tanıtım Programı’nda konuşan Yıldırım, halkın savaş yorgunluğuna, açlık ve yoksulluğuna, işsizliğine seslenmeyi ihmal etmezken, asıl paketin burjuvazi için açıldığını saklamaya da gerek duymadı. Kürdistan için nihai hayalin kapitalist üretim ve tüketim pazarı olarak bir an önce yağmaya açılması olduğu gerçeği konuşma boyunca pis pis sırıtıyordu.
Kürt halkına, “Batman’da 15 bin, Diyarbakır’da 33 bin, Malatya’da 25 bin kapasiteli stadyum yapıyoruz” diyerek 3 devasa stadyum “bahşedeceklerini” söyleyen Yıldırım (Portekiz’in ‘sivil’ faşist diktatörü Salazar bile 3 F’sinin bu F’sinde böyle “çılgın projeler“ üretmemiştir!), bölgede haritadan silmek için canla başla uğraştıkları 7 merkez için toplam 10 milyarlık bir yatırım paketi hazırladıklarını müjdeledi.
Kendi vahşet ve terörlerini Kürt özgürlük güçlerine atfederek, “buraları yakıp yıktılar” diyecek kadar pişkince konuşan Yıldırım, “Toplam 36 bin yeni konut yapacağız... 8 ilde 10’ar fabrika kuracağız. Senede 80 fabrika eder. Toplamda 40 bin istihdam anlamına geliyor. Fabrikanın içine de makineyi koyuyoruz. Teminat desteğini de kredi garanti fonundan karşılayacağız... Silvan Barajı’nı yapacağız. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun topraklarını suyla buluşturacağız. Bolluk ve bereket fışkıracak...” diyerek nasıl bir seferberliğe hazırlandıklarının tablosunu da çizmiş oldu.
O oluşturulan Varlık Fonlarının, militarizmle iç içe geçmiş bir kapitalist misyonerlik için nasıl çarçur edileceğini de elbette…
Burjuvalara her türlü kolaylığı sağlayarak Kürdistan’da yapılacak yatırımlarla özgürlük özlemleri ve demokratik taleplerin üstüne beton dökeceğini sanan bu zevat da, tıpkı öncekiler gibi “bu sefere çıkış olur ama dönüş meçhul” gerçeğini tadacaktır.
Fakat planın sadece AKP tarzı ‘yol-su-elektrikten’ ibaret olmadığını da biliyoruz. Kürt sorunu için onlarca yıllık betonlaşmış devlet politikasının, “otobancı”-“TOKİ’ci”-“çılgın projecici” AKP versiyonunu takdim eden Yıldırım, sorunun bununla sınırlı ele alınmadığını da açıkça ortaya koydu. Tıpkı öncekiler gibi bunlar da “yol-su-elektriğe” baskı ve zulmü monte edecekler. Ama öncekilerden farklı olarak kapsamlı bir tasfiye-talan-kıyımı kendi meşreplerine uygun biçimlerle devreye sokacaklar.
Darbe girişiminden sonra ‘FETÖ’ dedikleri ikiz kardeşlerine karşı hınçla giriştikleri, bu arada binlerce emekçiyi işsizliğe, dahası açlığa mahkum etmek üzerine kurdukları stratejinin aynısının Kürt hareketi ve devrimci-demokrat dinamiklere de uygulanacağının işaretlerini vermeleri bunlardan biri.
Daha önce bölgede çalışan 14 bin öğretmenin sürgün edileceğini açıklayan Yıldırım, bu tehdidi Amed’te, “binlercesinin görevden alınacağı”, “bunun sadece öğretmenlerle sınırlı kalmayacağı” şeklinde tırmandırdı.
Sürgünden görevden almaya sıçrayan bu asimilasyoncu konseptte, binlerce emekçinin ‘FETÖ’cü denilerek görevden alınmasının-diplomalarına el konulmasının neredeyse sessizlikle karşılanmasının payı büyük. Şimdi, “FETÖ’cülere ne yapıldıysa aynısı bunlara da yapılacak” sözleriyle özetlenen bu saldırganlığın, Kürt sorunu konusunda izlenecek “yeni” konseptin ruhunu oluşturacağı görülüyor.
Bunun formülü kısaca şudur: ‘Yol, su, elektrik’ + devasa bir tasfiye ve kadrolaşma + her türlü baskı ve zorbalık+ bölgedeki tarikat ya da cemaatlerin aktif bir şekilde devreye sokulması (Hizbullah gibiler de dahil) + Kürt hareketinin tüm toplumsal mevzilerinin azgınca dağıtılmaya çalışılması vs. vs.
Yıldırım, görevden alınacak öğretmen ya da diğer emekçileri kastederek, "Sadece öğretmenlerle sınırlı değil, terör sadece dağda değil. Terör devletin içinde de var, yerel yönetimin içinde de var. Terörle haşır neşir olmuş bütün kamu görevlilerinin üzerine gidecek ve tek tek ayıklayacağız. Bununla ilgili mücadeleyi sadece kırsalda yapmayız" sözleriyle bu kapsamlı saldırganlığın boyutlarını bizzat kendisi de özetliyor.
Buna bir de binlerce korucunun özel tim ya da uzman çavuş kadrosuna alınarak yeni bir Hamidiye Ordusu’na dönüştürüleceklerini, Rojava karın ağrısıyla yapılıp edilecekleri eklemek gerekir.
Fakat bunu yaparken, hala “terör” olarak nitelediği hareketin aslında tüm toplumsal alanlarda örgütlü hale gelmiş bir halk hareketi olduğunu da bizzat kendisi itiraf etmiş oluyor. Bu nedenle, Kürt özgürlük hareketinin ve halkının ‘FETÖ’ye benzemediği gerçeğini bizzat yaşayarak tadacaklardır.