TİHV: Cizre’de insanlığa karşı suç işlendi

TİHV Yafes, Sur, Cudi ve Nuh mahallelerinde yapılan gözlem ve incelemelerine dair hazırladığı raporu kamoyuyla paylaştı

AGÎRE JÎYAN
Pazar, 3 Nisan 2016 (10 yıl 2 hafta önce)

Cizre'de 6-8 Mart tarihleri arasında incelemelerde bulunan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) heyeti, hazırladığı raporunda katliamların yaşandığı sırada ve sonrasında çok büyük insan hakları ihlalleri yaşandığını kaydetti. Halka ait eşyaların talan edilmesi, kimyasal gaz tehdidiyle insanların evlerini terk etmek zorunda bırakılması, delillerin olay yeri keşfinden sonra dahi korunması ve toplanmasının sağlanmaması, ölen ve yaralanan kişilerin yakınları ve yasal temsilcilerinin incelemelerde bulunamaması yanı sıra otopsilerde Minnesota Protokolü'nün gereklerinin yerine getirilmememesi olarak sıralanan bu ağır insan hakları ihlallerinin "insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilebilineceği" ifade edildi. 

 



Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Cizre'de 79 gün süren 'sokağa çıkma yasağı' sonrasında 6-8 Mart tarihleri arasında Yafes, Sur, Cudi ve Nuh mahallelerinde yapılan gözlem ve incelemelerine dair hazırladığı raporunda önemli tespitlere yer aldı. Genelkurmay'ın 24 Şubat itibariyle Cizre'de katledilen kişi sayısını 665 kişi olarak açıkladığı hatırlatılan raporda, yapılan incelemelerde özellikle Yafes, Cudi ve Sur mahallelerindeki bütün evlerin tahrip edildiği belirtildi.

 



Sözkonusu tahribatın ise daha çok havan mermisi, bomba atar ve uzun namlulu silah mermileri ile oluştuğunun, mahalle sakinlerinin de mahallelerinin karşısına konumlandırılan TSK'ya ait tanklar, toplar, bomba atarlarla mahallelerin sürekli bombalandığını belirttiği kaydedilen raporda, "Bu bildirim genel gözlem ile uyumludur. Su yok bütün altyapı tahrip edilmiş. Camiler tamamen bombalarla yıkılmıştır. Halk tedirgin, kızgın ve perişan bir durumdadır. 25 gün boyunca mahalleler sürekli bombalandı. Keskin nişancıların hareket eden her şeyi öldürdüğü" ifadelerine yer verildi. 



 



Eşyalar çalındı, evlerin içlerine cinsiyetçi yazılamalar yazıldı

 



Yine bu yönlü aktarımlar doğrultusunda evlerdeki eşyaların ise kırıldığı yada çalındığı bilgisi verilen raporda, evlerinde duvarlarında da ırkçı, cinsiyetçi, şiddeti öven, halkın değer ve inançlarıyla alay eden ve aşağılayıcı yazıların yer aldığına dikkat çekildi. Bu tabloya ilişkin ise "Özel hayatın gizliliği, insan onuru ve mahremiyeti hiçe sayılmış, düşmandan daha aşağı bir muamele yapıldığı düşünülmüştür" yorumunda bulunuldu.1

 



TİHV ve Tabip Odası merkezi talan edildi 



 



Yurttaşlara ait evlerde yapılan bu hırsızlıkların yanı sıra TİHV ve Tabip Odası'nın ilçede kullandığı merkezin kapılarının da yine balyozlarla kırıldığı ve dağıtılan eşyalarla birlikte içerdeki bilgisayarların talan edildiği belirtildi. 



 



Halk kimyasal silahla tehdit edildi

 



Tanık beyanlarında, 'kimyasal silah kullanacağız' anonslarından sonra mahalleden beyaz bayraklarla büyük risk göze alarak çıkıldığına vurgu yapılan raporda, "Mahalle sakinleri evlerini sokağa çıkma yasağının 15. ve 16. günlerinden itibaren terk etmek zorunda kalmış. En yoğun göç yasağın 19. ve 20. günlerin de yaşandığı, güvenlik güçlerinin mahalleye yönelik yaptığı rastgele bombardıman ile zırhlı araçlardan 'evlerinizi boşaltın, boşaltmazsanız yıkacağız… kimyasal silah kullanacağız' vb. şeklindeki yoğun baskı yapıldığı ifade edilmiştir" denildi. 

 



Yaşam hakkı başta olmak üzere bütün haklar ihlal edildi

 



Halka doğrudan yönelen bu tehdit, raporda yer alan bilgilere göre bununlada sınırlı kalmadı. Gözlemler sonucunda mahallede başta yaşam hakkı ve işkence yasağı ihlali olmak üzere, mülkiyet hakkı, barınma hakkı, eğitim hakkı, sağlığa erişim hakkı, özel hayatın gizliliği, haberleşme hakkı ihlallerinin de ağır biçimde yaşandığı kanaati oluştuğunun altı çizildi.

 



Buna karşın bu ihlalleri saptamak üzere savcılıklarca olay yeri incelemelerinin yapılmadığı, delillerin toplanmadığı, etkin ve etkili soruşturma yürütülmediği, toplanması gereken delillerin bazılarının binaların yıkıntıları arasında kaldığı ve bina yıkıntılarının iş makineleri ile başka alanlara aktarıldığı, böylelikle delillerin sağlıklı şeklinde toplanmamasına ve kaybolmasına sebep olunduğu vurgulandı.

 



'Vahşet bodrumlarında ceset kokusu geliyor'

 



Raporda, 200 kişinin üzerinde insanın katledildiği 'vahşet bodrumları'na dair gözlemler de yer aldı. Buna dair ise şunlar ifade edildi: "İkinci bodrumun bulunduğu bina 5 katlı ve tamamen moloz yığını haline gelmişti. İkinci bodrumda tanık beyanlarına göre hava sıcak olduğunda halen ceset kokusu geliyor. İkinci bodrumun delilleri güvenlik güçleri tarafından Dicle Nehri'ne kenarına dökülmüş. Üçüncü bodrumun bulunduğu binanın tüm katlarının yere çapraz bir vaziyette birbirinin üzerine yığıldığı ve inceleme yapmamın mümkün olmadığı ayrıca etrafındaki binaların da tamamen yıkık olduğu gözlenmiştir." 

 



'Kadınlar kimlik bilgileri üzerinden tehdit edildi'

 



Halka ait evlerin karargah olarak kullanılması üzerinden kadınlara yönelen cinsel şiddet de önemli bir veri olarak raporda yer aldı. Bu tespitler ise raporda "Evlerde tamamıyla dağınık ve pis bir halde uzun süreli yaşadığı tespit edilen kolluk kuvvetlerinin bu evlerde yaşayan kadınların kimliklerine, ne iş yaptıklarına, nasıl bir hayat sürdüklerine yönelik bilgiler edindikleri ve kadınların isimlerini yahut yaptıkları işleri 'özellikle kamu kesiminde çalışanların' duvarlara cinsel saldırı ve yaşam tehdidi içeren yazılar bıraktıkları gözlemlenmiştir. Her şeyden önce olası cinsel saldırıların gerçekleşmiş olması şüphesini yaratmış olmakla birlikte, mahremiyetin bu denli şiddetli ihlali cinsel şiddetin açık bir biçimi olarak değerlendirilmiştir" ifadeleriyle yer aldı.

 



'Tedbir başvurusunda bulunanların hepsi bodrumlarda öldürüldü'

 



Üzerinde durulan bir diğer konu ise Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) müdahalenin durdurulması için yapılan 'ihtiyati tedbir' başvuru taleplerini reddetmesi.

Mahkemelerde 'ihtiyati tedbir' talebiyle ilgili süreçler devam ederken, müdahaleler sonucu başvurucuların tamamı öldürüldüğü ve cenazelerinin tanınmayacak halde Cizre Devlet Hastanesi'ne kaldırıldığı hatırlatılarak, şunlar kaydedildi: "Görüşülen avukatlar, belediye yetkilileri ve halktan kişiler bodrumlara sığınan insanların yüksek mahkeme başvurularından sonuç alınamamasını ve bu insanların kurtarılamamasını 'yargıya olan güvenin bitimi' olarak adlandırmış ve bu olayın 'insanlığa karşı suç kapsamında' ele alınmasını talep etmişlerdir." 

 



'BM Minnesota Otopsi Protokolü'ne uyulmadı'

 



Raporda hayatlarını kaybedenlerin otopsi süreçlerinde Birleşmiş Milletler (BM) Minnesota Otopsi Protokolü'nün gereklerinin yerine getirilmediği de vurgulandı. "Cenazelerde yapılan işlemlerin Adalet Bakanlığı tarafından yürütüldüğünü ve cenazelerin kimlikleri ile ölüm nedenlerine ilişkin bilgiler aktarılmamış. Aileler olmaksızın cenazeler defnedilmeye çalışılmış. Sokağa çıkma yasaklarının bitmesinden sonra, binanın çevresi bantla kontrol altına alınmaya çalışılmışsa da koruma bantlarının güvenlik görevlilerince kaldırıldığını, binaların korumasının engellendiği belirtilmiştir. Bu bodrumlarda yıkımlar ve temizlik yapılmıştır. Çıkartılan molozlar Dicle Nehri kenarına atılmıştır. Cizre Savcısı tarafından olay yeri incelemesi amacıyla 2 Mart 2016 tarihinde ilgili adrese gelindiği, ancak binanın güvenli bulunmaması 'yıkılma tehlikesi' nedeniyle içeriye olay yeri inceleme ekiplerinin girememiş. 3 Mart 2016 tarihinde yapılan gözlemede de olay yerinde herhangi bir önlem ve korumanın olmadığını, heyetin bodruma girerek insan bedenine ait kemikler ve eşyalar bulduğunu ve bunları kayıt altına aldıklarını belirtiliyor" tespitlerine yer verildi. 



 



Yaşananlar 'insanlığa karşı suç' kapsamında



 



Yaşanan bu ağır insan hakları ihlallerinin "insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilebilineceği" ifade edilen raporda, "Olay yerinin tümünü içerecek fotoğraf, video kaydı ve olay yerine ilişkin krokilerin hazırlanıp hazırlanmadığı bilinmemektedir. Delillerin olay yeri keşfinden sonra dahi korunması ve toplanması sağlanamamıştır. Bu değerlendirmelerin yapıldığı sırada ölen ve yaralanan kişilerin yakınları ve yasal temsilcileri incelemelerde bulunmamıştır. Hakikate ulaşmak ve adaleti gerçekleştirmek için resmi verilerin ve diğer tüm verilerin toplanması hedeflenmelidir. Olay sonrası otopsi ve kimliklendirme işlemlerinde de çeşitli sorunlar dikkati çekmiştir. Kayıp yakınlarına ve kamuoyuna sağlıklı bilgi akışı sağlanamamış, halkla ilişkiler ve psiko-sosyal destek faaliyetleri düşünülmemiştir. Bu süreçte ATK Yönetmeliği iki kez değiştirilmiştir" hatırlatmasında bulunuldu.

 



En az 38 çocuk hayatını kaybetti

 



Raporda yine TÜİK verilerine göre Cizre'nin çocuk nüfusunun 70 bin 957 kişi olduğuna dikkat çekilerek, çatışmalar sırasında en az 38 çocuğun yaşamını yitirdiğinin altı çizildi.



 



Yaşanan ölüm ve yaralamalara bizzat tanık oldukları belirtilen diğer çocuklar için ise şunlar dile getirildi: "Yasak boyunca aileler çocuklarını hastaneye götüremedi. Çocukların çoğu çatışmalardan sonra konuşmuyor. Uykudan sıçrayarak uyanıyorlar. Hasar ve yıkımlar çocukların güvenliği açısından ciddi tehlikeler oluşturmaktadır." 

 



'Okullar karargahtan karakola dönüştürüldü'

 



İlçedeki okulların ise karargah yapıldıktan daha sonra karakola çevrildiğine işaret edilen raporda, "Karakola dönüştürülen İsmail Ebuli Ortaokulu Müdürü'nün verdiği bilgiye göre, okul yasaklar sırasında karargâh olarak kullanılmamasına rağmen boşaltılmış ve karakol olacağı söylenmiştir. Karakola çevrilen okulun öğrencileri ise başka Mümin Heybet Okulu'na taşınmış. Bu da mesajla ailelere bildirilmiştir" denildi.

 



Raporun sonuç kısmında ise şunlara dikkat çekildi:



 



"* Ağır insan hakları ve insancıl hukuk ihlallerinin yaşandığı, kanıtların kaybedildiği ve zaman sınırlaması bulunan durumlarda dahi araştırma ve incelemenin temel kuralları, uygulamaları ve bilimsel yöntemlerinden vazgeçilmemesi ilkesine riayet edilmemiştir"



 



* Sokağa çıkma yasağı vasıtasıyla, dış dünya ile olan ilişkisi kesilen alanlarda her bir ölümün nasıl gerçekleştiğini ortaya çıkarmak, öldürücü gücü kullanmanın "son çare" olup olmadığını tespit etmek ve sorumluları tayin etmek için etkili ve bağımsız bir soruşturma yürütülmesi gerekmektedir.

 



* İnsan hakları ihlalleri, işkence, siyasi cinayetler gibi ölümlerle ilgili kuşku olan durumlarda incelemelerin tümüyle objektif, bilimsel, uzmanların ve tarafların katılımına açık bir biçimde yürütülmesi esastır. Bu tür iddiaların varlığında ölümün araştırılması için izlenecek yol BM'in temel bir belgesi olan "Minnesota Otopsi Protokolü"ne göre yürütülmesi zorunludur. Türkiye'deki mevzuat ve uygulamalar da ölümle ilgili araştırmalar ve incelemelerin "Minnesota Otopsi Protokolü"ne göre yürütülmesini gerektirmektedir. Ancak Cizre'de sokağa çıkma yasakları ile başlayan dönem ve sonrasında "Minnesota Otopsi Protokolü"ne uyulmadığı ve bu konudaki başvuruların cevapsız kaldığı bilinmektedir.

 



* Ayrıca AİHM'nin Jordan kararında vurguladığı temel çerçeve olan "soruşturma makamları resen harekete geçmeli, bağımsız soruşturmacı olmalı, olayla ilgili tüm belge, bilgi, mektup, raporlar usulüne uygun toplanmalı, hemen harekete geçilmeli ve makul bir hızla soruşturma ilerlemeli, bu süreç soruşturma ve kovuşturma süreci olarak kamusal denetime açık olmalıdır." 

 



* Toplumun, yaşanan olaylar sonrasında hakikati ortaya çıkartacak, suçu ve suçluları cezalandıracak, adalet duygusunu tatmin edecek mekanizmalara ihtiyacı vardır. Adalet duygusunu güçlendiren; yalnızca yargı süreçleri değil, süreçte yaşananlar, kurulan ve kullanılan dil, yaşanan travmaların ve acının farkındalık, samimiyet, sahicilik ve de en önemlisi hakikate ulaşma çabasının varlığıdır. Devletin etkin bir soruşturma ve araştırma yapabilmesinin ön koşulu ölen ve öldürülen kişilerin yakınlarını ve bağımsız uzmanları da sürece dahil etmesidir. Onarım süreci bilimsel, objektif, bağımsız uzmanların katılımına ve denetimine açık araştırma ve incelemelerle başlar.

 



* Bu gözlem raporuna konu olan mahalleler ve bodrumların bağımsız ve etkili soruşturma ilkeleri yerine getirilene kadar olay yeri olarak muhafaza altına alınması gerçeğin ortaya çıkarılması açısından elzemdir. Afet bölgesi ilanları ve hızlı kamulaştırma işlemleri delillerin ortadan kaldırılmasına ve hakikatlerin gizlenmesine, telafisi mümkün olmayacak yeni ihlallere yol açabilecektir."



 



ANKARA/DİHA