Ortaya çıkan fotoğraf rejimin yaşadığı iç krizin Kürt sorununda izlenecek yöntemlerle daha da derinleştiğini gösteriyor
Kürt halkı son yılların belki de en görkemli Newroz’larından birini yaşadı bu yıl. Toplam 10 milyon kişinin katıldığı kutlamalar, burjuva devlet açısından da Kürt siyasi hareketi açısından da önemli bir turnusol oldu. Kürt halkı da o alanlara en canlı, en coşkulu halini kuşanarak bu bilinçle aktı. İki karşıt güç açısından da bundan sonraki pozisyon biraz da buradaki nabza göre belirlenecekti… Amed ve İstanbul Newrozu’ysa hepsinin toplaşma noktasıydı.
Kobanê’nin damgasını vurduğu bu Newroz, yarattığı özgüven ve coşkuyu tüm somutluğuyla ortaya koydu. Kürt ulusal hareketinin artık bölgesel bir güç haline geldiğinin ve bu gerçeğin Kürt emekçileri açısından da somut bir bilinç ve özgüvene dönüştüğünün ilanı oldu. Burjuva devlet açısından da sorunun bamteli buydu. Kürt yoksullarının, emekçilerinin bir bütün olarak Kürt halkının, özellikle son 1 yılda olup bitenlerden sonra nasıl bir ruh hali içinde olduğunu bildiği halde (Kobanê serhildanı bunun ilanıydı aslında), bunun en örgütlü biçimde dile geleceği alanın Newroz alanı olduğunu bilerek izledi tüm olup bitenleri.
Nitekim “Süreç” denilen ve özünde Kürt halkını ve hareketini beklenti sarkacı içinde yorup, çözmeyi hedefleyen konsept de bu gerçekle doğrudan ilişkili olarak iniş çıkışlar yaşıyor. Gelinen noktada onun yönünü belirleyen etmenlerin başına oturan bölgesel koşullar ve özelde de Kürt hareketinin kazandığı bölgesel avantajlardır. Bunların hesap edilemeyen sonuçlarının yarattığı korkular ve buna uygun önlemlerin alınmasıdır. Rejim için artık tek başına Kuzey Kürdistan’la sınırlı bir Kürt sorunu yoktur. Onun kazandığı bölgesel nitelik ve bunun riskleri kadar, tekelci burjuvazinin bölgesel hedefleriyle de iç içe geçen planlar, konseptler vardır. Son yıllarda giderek belirginleşen bu gerçek şimdi en net haliyle karşımızda durmaktadır.
Newroz öncesinde başlayan hamlelerin kısa bir süre içinde rejim içi krizi de açığa çıkaracak kadar keskin dönüşlerle boşa çıkarılması (Tayyip’in açıklamaları) tam da bu gerçek içinde anlam kazanmaktadır. Olup bitenlerin hızı ve bu hız içinde belirginleşen yaklaşım farklılıkları bile rejim krizinin derinliğini olduğu kadar, Kürt sorunu konusunda “yeni” bir yaklaşımın şekillendiğini de ortaya koyuyor.
28 Şubat’ta Dolmabahçe’de HDP’nin Öcalan’la görüşme heyetinde yer alan isimleriyle hükümet temsilcilerinin katıldığı basın açıklamasında 10 maddelik metnin okunması “süreç” açısından önemli bir eşiği ifade ediyordu. Nitekim bu toplantının sembolik anlamları bile “sürecin” artık resmi bir zemine oturduğunu gösteriyordu. Oldukça soyut ifadelerle formüle edilen 10 madde ise burjuva demokratik bir çözümün en asgari düzeyde ifadesiydi. Fakat sorun onun karakterinden/içeriğinden de öte Kürt hareketinin resmi düzeyde muhatap alınmasıydı. Metnin içeriğiyse Kürt siyasi hareketinin artık sadece Kürt sorununun çözümünü değil, rejimin genel olarak burjuva demokratik bir dönüşüme uğramasını talep eden bir güç olarak duruşunu resmileştirmesiydi.
Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunu vardır” tekerlemesiyle çıkması, bunu söylediği aynı konuşma içinde “ülkenin bir anonim şirket gibi, hiçbir engelin/pranganın olmadığı şekilde yönetilmesi gerektiği” belirlemesinde bulunması geldi. Ardından da rejim krizinin derinliğini ortaya koyan ama bununla birleşik olarak Kürt sorununa yaklaşımdaki yöntemsel farklılıkları da belirginleştiren diğer açıklamalar ve bizzat Arınç üzerinden dile gelen iç krizin boyutlarını açığa çıkaran gelişmeler yaşandı.
Bu gelişmelere Erdoğan’ın orduyla girdiği ilişkiler ve hemen arkasından Roboski’de köylülerin sınır ticaretinde kullandığı katırların itlafıyla Mardin’de “operasyon” ve daha yeni yapılan Dağlıca Kalekolu’ndan PKK mevzilerine dönük havan topu atışları eklendi. Genelkurmay’ın Öcalan’ın Newroz mesajında “Eşme ruhuna” atıf yapmasına dönük siyasal içerikli açıklamasını da eklemek gerekir.
Ortaya çıkan fotoğraf rejimin yaşadığı iç krizin Kürt sorununda izlenecek yöntemlerle daha da derinleştiğini ve aslında bu krizden yeni bir konseptin çıkacağını gösterecek nitelikte.
Bu gelişmeleri salt seçim/oy hesaplarıyla ilişkilendirmek -başkanlık sisteminin önemi düşünülecek olursa bu da yabana atılacak bir neden değildir elbette- yüzeysel kalacaktır. Tablonun sadece Türkiye’yle sınırlı olmayan bölgesel boyutlarının anlaşılması bu noktada kritik önem taşımaktadır. Son gelişmeler Türkiye’de yeni bir iktidar blokunun -anlaşılan Cemaatin yerini orduyla dolduracaklar- oluşmakta olduğunu gösterdiği kadar, Kürt sorununda izlenen “süreç” siyasetinin Kürt siyasi hareketi açısından sunduğu avantajlara daha fazla seyirci kalınmayacağını göstermektedir.
Kürt siyasi hareketinin bu cephede (Türkiye’de) savaşın ağırlığından nispeten azade olmanın avantajlarıyla bölgesel düzeyde daha rahat hareket etmesinin ve bunun Rojava’da somutlanmasının “süreç” politikasıyla doğrudan ilişkili olduğu düşünülüyor. Rejim içi güçlerden bazıları şimdi buna son vermek gerektiği üzerinden düşünüp, hareket ederken, bir kısmı da Kobanê serhildanı fobisiyle böyle bir yaklaşımın Türkiye’yi önü alınamaz bir istikrarsızlığa sürükleyeceğini düşünerek daha dengeli bir siyaset izlenmesini…
Türk tekelci burjuvazisinin bölgesel hayalleri ve aslında sermaye birikimini katlama ihtiyacının dayattığı zorunluluklara uygun olarak hareket edebilmesi biraz da Kürt sorununun bölgesel düzeyde stabilize edilmesine bağlı hale gelmiş durumda. Rojava devriminin boğulması ve Güney Kürdistan’daki petrol/doğalgazın taşımasında kritik önem taşıyan bu bölgenin Barzani gibi Kürtler üzerinden, olmuyorsa IŞİD’le ittifak temelinde denetlenmesi hayali başeğmez bir direngenlikle şimdilik dumura uğradı. Uğradığı gibi de rejimin bölgesel politikalarının ipliğini pazara çıkardı. Şu anda hem Kürt hareketi hem de rejim, bölgede oluşan bu gücün pekiştirilmesi ya da çözülmesi üzerinden plan yapıyor. Türkiye IŞİD’le bağlarını koparmaksızın binlerce Sünni milisi (onların kimlerden oluştuğu malum!) eğitip bu sefer de bunlar (elbette Barzani es geçilmeden) ve Rojava’nın nesnel çıkmazlarını/handikaplarını kullanmak üzerinden bu gücü çözmek istiyor. Bunu yaparken de Kürt hareketinin nispeten rahat hareket etmesine zemin sunan “süreç” politikasına da ayar vermek ya da gerekirse elveda demek için hazırlanıyor. Nitekim Kuzey Kürdistan halkının da çözülmek bir yana daha güçlü bir iç örgütlülüğe kavuştuğunu, artık Türkiye siyasetini de doğrudan belirleyecek bir güce ulaştığını görmenin tahammülsüzlüğünü de buna eklemek gerekir.
Kürt siyasi hareketini ısrarla kışkırtarak istediği zemine çekme çabasının önümüzdeki günlerde daha kirli ve karanlık biçimlerle devam edeceği anlaşılıyor. Kürt hareketinin dayandığı programatik zemin asgari burjuva demokratik taleplerle sınırlı olsa da bunun yarın bölgede gelişecek başka faktörler söz konusu olduğunda nasıl bir karakter kazanacağını kestirememek de dahil pekçok kaygıyla iç içe geçen bu yönelim, oldukça kanlı süreçlerin düğmesine basmak anlamına geliyor. ABD’nin İran’la yaptığı son anlaşmayla da birlikte düşündüğümüzde Türk tekelci burjuvazisinin konumunu korumak ve buna yeni avantajlar eklemek için yapmayacağı şeyin olmadığını öngörmek lazım. Bu açıdan da Kürt hareketine seçimlerde verilecek desteğin toplumsal bir gücü ifade etmesi başlı başına bir anlam kazanırken, aynı zamanda Kürt işçi ve emekçilerinin sınıfsal/ulusal özlem ve talepleriyle Türkiye proletaryasının gücünü buluşturacak bir gerçeği varetmek ve sistemin krizini bu birleşik güçle derinleştirmek de kaçınılmaz bir görev haline geliyor. Özellikle bu sonuncusu olmadığında olacaklar açıktır!
[Alınteri gazetesinin 6 Nisan tarihli sayısından alınmıştır]