Zamanın bir ruhu varsa eğer o ruhun içinde, unutulmaması gereken kederli bir geçmiş var...
Hürrem Sönmez
Bu benim Diyarbakır’a ilk gelişim değil. Benim için önemli bir kırılma ve gerçeği kavrama anı olduğunu düşündüğüm o ilk gelişimin üstünden 17 sene geçmiş.
Epey bir zaman aslında. O zaman sokaklarda koşuştururken gördüğüm çocuklar artık 20’li yaşlarında; sokaklarına, mekanlarına ve seslerine aşina olduğum, yabancılık duymak bir yana kendimi iyi hissettiğim bir şehir burası.
Öte yandan bu gördüğüm ilk Newroz da değil. Bir yıl evvel aynı alana güneşli bir 21 Mart sabahı yürümüşüm yine. Ancak rengarenk ve ışıltılı yerel giysileri içindeki kadınları ve çocukları hayranlıkla izlediğim geçen senenin aksine bu sene hava epey soğuk ve yağmurlu, yollar çamur içinde. Ama ne gam, çoluk çocuk, genç yaşlı milyonlarca insan Newroz alanında işte yine; coşku, umut, endişe, beklenti, hüzün…

Duygular değişse de bir şey hiç değişmiyor, o da şu: O alanda daima ‘hakikat‘ var. Eğer barış diyorsak ve barış istiyorsak söze başlayacağımız ilk şey de o bence; ‘hakikat ve yüzleşme.‘
Yıllardır evladını görmeyen ana babalar da var o meydanda, bir daha hiç göremeyecek olanlar da. Ve belki hiç tanımadığı amcasının dayısının hikayesiyle büyümüş çocuklar… O coşkulu kalabalık bugün o meydanda toplanabiliyorsa bunun hangi acıların ardından kazanılmış bir zafer olduğunu çok iyi bilen, belki de bu yüzden o alana çehresinde gurur ve kederle karışık bir ifadeyle bakan orta yaşlı insanlar…
O meydandaki hiç kimse geçmişi unutmayacak elbette, çünkü eğer bir gelecek varsa o ancak hatırlayarak kurulacak. Batılı Türklerin bu yıl neredeyse Diyarbakır’a akın etmiş olmasının da böyle bir iradeyle ilgisi olduğunu düşünmekten yana kalbim. Tarih yeniden yazılırken buna tanık olma arzusunun yanı sıra, müşterek tarihin yüklediği bir mahcubiyet belki.

‘Newroz turisti‘ olmak, ‘Kürt özentili beyaz Türkler‘ damgası yemek de var elbet bunun karşılığında ama küçümseyerek ya da dalga geçerek değersizleştirmek, müstehzi gülüşlere karışan yorumlar duymak alışkın olmadığımız bir şey değil neyse ki. Bu yılın Newroz modasında da bu manada bir değişiklik yok, tıpkı devlet eliyle Nevruz kutlaması yapılması ve geçmişte olan biten her şeyi yok farz ederek ‘Hepimizin bahar bayramı‘ söylemi üretilmeye çalışılması gibi bu da artık.
‘Beyaz Türklerin Kürt sevgisi‘ni alaya alanlarla ‘Nevruz Kürtlerin tekelinde değil ki canım, herkesin bayramı‘ diyenler benzerlik gösteriyor daima. Kim ne derse desin, bazılarının kimi karelerde görünmekten ve kimi fotoğraflara bakmaktan hâlâ ürperti duyduğu bir ortamda, gecikerek bile olsa bir gerçeği kendi gözleriyle görmek isteyenlere ‘turist‘ denemeyeceği açık.

21 Mart sabahı ulusal kıyafetleri içindeki dostları gördüğümde çok acayip duygular yaşıyorum elbette ama Yeni Türkiye’nin kimi had bilmez gazetecilerinin (!) yazdığı gibi ürküntü yok o duygular içinde. O gazeteciler gelirken ne görmeyi umuyorlardı pek bilmiyorum ama diyebilirim ki hepsine çok yakışmıştı ve gözleri pırıl pırıldı herkesin şalû şepik içinde. Belki de ürperti yaşayan ‘Meydanda barış değil savaş daha popülerdi’ gibi hadsiz tespitler yapan ‘devletin barış treni’ yolcularının kavrayamadığı şey şu: Barışı getirecek olan onların samimiyetsizlik yüklü treni değil, o meydandaki insanların yüzlerindeki kararlılık.
Çünkü barışın içinde “Ne zaman halay çekeceğiz baba?” diyen çocuğun heyecanı, Diyarbakır zindanının külleri, yaşlı kadınların kederli çizgileri var. O meydanda barıştan çok savaş isteyebilecek olanlar, çocukları bugün hâlâ IŞİD barbarlığıyla savaşan bir halk değil, varlığını sürdürmek için her türlü kirli ittifakı yapmaktan çekinmeyecek olanların bu muhteris sözcüleri olabilir ancak.
Evet Rojava’da ölenlerin isimleri anıldıkça dalgalanıyordur elbet meydan, çünkü orada savaşanlar aynı halkın çocukları, başka hiçbir teferruata gerek bırakmayan somut hakikat bu.

Eski bir taş binadan dönüştürülmüş pansiyonun avlusundan bir müzik sesi geliyor kulağıma, en sevdiklerimden biri, Le Trio Joubran çalıyor. Filistinli Joubran kardeşlerin Mahmud Derviş’in ölümünden sonra gözyaşları içinde verdikleri konseri kimbilir kaç kez dinlemişimdir. Fikriyatı Batılı terkip edilse de hissiyatı Ortadoğulu olan ve muhtemelen de daima öyle kalacak pek çok insan evladı gibiyim çünkü ben de, hüznü hep en yakınında olanlardanım.
Cumhurbaşkanının bundan dört yıl önce yine “Tek vatan, tek millet, tek bayrak” diye esip savurduğu bir konuşmasında Mahmud Derviş’den alıntı yapması, onun şiirlerini kirletebilmeye muktedir bir şey değil benim için. Tıpkı çamur kumpanyacılarının barışın haysiyetini kirletemeyeceği gibi. Sıklıkla aklıma gelen şu dizeleri var mesela Derviş’in;
Bir nehir gibi ona uzanaydık deme bana
Öyle deme!
Memleketin etindeyiz biz…
Memleket de içimizde!
Yavru güvercinler gibi değildik haziran öncesi
Aşkımızın prangalar arasında parçalanmayışının
budur sebebi
Biz yirmi yıldır ey bacım
şiir yazmıyoruz ama
savaşmaktayız savaşmakta

Kurduğumuz ilişki nasıl olursa olsun, memleketi içimizde taşıdığımız gerçeğini kabullenmiş olarak sürdürüyoruz bu hayatı. Kürt şehirlerinde doğan çocukların hafızalarının ölümle ve zulümle başladığı bir memleket bizimki ve aynı memleketin batısında ise Newroz dendiğinde, terör, provokasyon, yasa dışı gösteri gibi kelimeler geliyor akla, pek çoğu için bu uzun süre değişmeyecek belki de.
Ama zamanın bir ruhu varsa eğer o ruhun içinde, unutulmaması gereken kederli bir geçmiş var. O geçmişle yüzleşerek iyileşmenin başlayabileceği gerçeği var ve her şeyden önemlisi inandığı şey uğruna en ağır bedeli ödemekten imtina etmemiş olmanın soyluluğu var.
Gözümüzün önünden ayırmamamız gereken hakikat bu, bazılarının gözümüze sokmaya çalıştığı çamur aslında kendileriyken, orada ışıldayan şey o kararlılık ve bir arkadaşımızın “Ne zaman halay çekeceğiz?” diye soran küçük oğlunun gülüşü.
Fotoğraflar: Ahmet Kılcı
T24