"Süreç" sünmeye devam ediyor!

HDP ve hükümet temsilcileri, bir süredir beklenen ‘ortak’ açıklamayı nihayet yaptılar...

AGÎRE JÎYAN
Pazartesi, 2 Mart 2015 (11 yıl 1 ay önce)

Her iki cenahta da bu adımı “Kürt sorununun çözümü doğrultusunda tarihi bir adım” olarak gören ve göstermeye çalışanlar var. Ancak atılan adım, Kürt sorununun asgari demokratik çözümü doğrultusunda güven veren ciddi bir adım olmaktan çok, her iki taraf açısından da “kazanım” ve “taviz” olarak değerlendirilecek sembolik anlamlar taşıyor.



 



Devlet ve AKP Hükümeti bu adımla birlikte bugüne kadar İmralı’da kapalı kapılar arkasında sürdürülen görüşmelere resmiyet kazandırmakla kalmayıp bunun aynı zamanda bir “müzakere-pazarlık” süreci olduğunu kabullenmiş oluyor. Dolmabahçe’de yapılan ortak açıklamaya devlet adına katılan bileşim ve toplantıda Sırrı Süreyya Önder tarafından okunan metinde tek tek sayılan müzakere başlıkları bunun en açık kanıtı. Toplantıya hükümet adına iki bakanın yanı sıra AKP adına grup başkan vekiliyle devlet adına Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı’nın katılmış olması, bu resmiyeti ve taahhüdü yansıtıyor. Bu anlamda masa resmen kurulmuş oluyor.



 



Ancak taraflar arasında “süreç”in hedefi konusunda dahi hala bir ortaklık olmadığı da bir kez daha açığa çıkıyor. HDP heyeti müzakerenin çerçevesi olarak hangi kapsam ve genişlikte bir yaklaşım sergilerse sergilesin hükümetin gözünde ve dilinde sorun hala “terör sorunu ve PKK’nin silah bırakması”.



 



Aslında “süreç”in başından beri varolan bu taban tabana zıtlık o kadar derin ve o kadar bariz ki, toplantıda hükümet adına üç-beş cümle eden Yalçın Akdoğan, Kürt sorununun çözümüne dair dil ucuyla dahi herhangi bir yükümlülük altına girmekten ısrarla kaçındı.



 



Buna karşılık Kürt özgürlük hareketi adına Öcalan’ın ağzından “Bahar aylarında toplanacak bir kongreyle silahlı mücadeleden vazgeçildiğinin resmileştirilmesi” sözü verildi. Bu sözün net olmayan cümlelerle “süreçte ilkesel ilerlemeler” koşuluna bağlanmış olması, bunun seçim arifesinde AKP’nin elini rahatlatacak bir taviz olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Özellikle de karşı tarafın kendi adına herhangi bir söz ve taahhütte bulunmamış olmasıyla birlikte düşünülürse bu gerçek daha net görülür.



 



Karşılıklı tavizler ve geri adımların, sadece Türkiye’nin iç siyasal ve toplumsal dengelerinde değil bölgesel dengelerdeki değişmelere de bağlı olarak iniş çıkışların, sendeleme ve duraksamaların, dahası iki tarafı oluşturan güçler arasında da iç çelişkilerin ve görüş farklılıklarının yaşanmasının normal olduğu bu tür süreçlerde, her adımda aynı şaşkınlık ya da tepkilerin gösterilmesi, gerçekte yaşanan “süreç”in özünün kavranmadığını gösterir.





Kürt ulusal hareketi de Türk burjuva devleti adına hareket eden AKP Hükümeti de bu “sürece” farklı etkenlerin basıncıyla aslında mecburiyetten girmişlerdir. Devlet ve AKP cephesinden o, iç ve dış koşulların basıncıyla yapılmış bir manevradır. Asıl olarak taktik ihtiyaçlarına göre zaman kazanma amacıyla atılmıştır. Bu arada Kürt hareketini hem dıştan kuşatarak hem içinde bir bezginlik ve bölünme yaratarak teslim alma amacı içinde olunduğu da sürekli gösterilmiştir.



 



Kürt ulusal hareketi açısından ise bu adımın en başta iki nedenle atıldığı anlaşılıyor. Kuzey’de 40 yılı aşan ağır ve yıpratıcı bir savaş sürecinin yorgunluğu hareketin kendi iç sınırlarından biridir. Hareket bu sınırı nispeten esneteceği, soluklanacağı bir hamle yapıyor. Bununla da içiçe geçen diğer önemli faktör de Kürt hareketinin artık bölgesel bir aktöre dönüşmüş olmasıdır. Fakat nesnel sınırları (doğal olarak) onun aynı anda birkaç cephede savaş yürütmesine elverecek bir nitelikte değildir. Bu adımda savaş cephesini olabildiğince daraltarak gücünü belli noktalarda toplama zorunluluğu gibi bir etken de önemli rol oynamaktadır.



 



Fakat bu anlaşılır nedenlere rağmen seçimlerin hemen arifesinde AKP şahsında aslında rejime soluk kazandıracak bir hamle yapmış olması (sonuçlarından da bağımsız olarak) anlaşılır değildir.



 



Fakat sürecin gönüllülükten değil zorunluluktan kaynaklı olduğunun görülmesi, yaşanan dalgalanmaların ve iniş-çıkışların yerli yerine oturtulabilmesinin de başta gelen koşuludur. Her dalgalanmada, her iniş çıkışta kalıplaşmış reflekslerin tekrarı hiçbir anlam taşımaz.



 



Diğer yandan gerek sürecin karakteri gerekse tarafların yapısal özellikleri düşünülecek olursa, bu dalgalanmalar ve iniş çıkışlar sırasında, her iki cenahta da görüş ve tutum farklılıklarının ortaya çıkması, bunların derinleşmesi ve ciddi farklılıklara dönüşmesi şaşırtıcı bir durum değildir. Salt şu son ortak açıklama kesitinde dahi her iki cephede de bunun somut örnekleri görülmüştür. AKP Hükümeti cephesinden Bülent Arınç, daha iki gün önce, “böyle ortak bir açıklama gündemde yok” derken iki gün sonra açığa düşmüştür. Benzer bir farklı görüntü Kürt cephesinde de ortaya çıktı. Son iki haftadır Kandil cephesinden verilen mesajlarda, böyle bir ortak açıklamanın ancak AKP Hükümeti’nin atacağı somut bazı adımlar ya da kamuoyu önünde verilecek somut bazı sözlerden sonra mümkün olacağı vurgulandığı halde bu koşullar yerine gelmeden bu açıklama yapılmıştır.



 



2013 Newroz’unda Öcalan tarafından yapılan ateşkes ve silahları bırakma çağrısının sonuçları ortadadır. Rojava’yı ezmek için IŞİD gibi bir caniler topluluğu pekçok açıdan desteklenerek Kobanê’nin üzerine salındı. Türkiye ve Kürdistan sokaklarında çocuklar, gençler katledildi. Pekçok insan tutuklandı, işkenceden geçirildi. Şimdi İç Güvenlik Paketi denilen saldırganlıkla tüm bu sürecin ruhu pekiştiriliyor. Kobanê’ye insani yardım koridoru bile halen açılmadı. Tüm bunlarla düşündüğümüzde son “açılım” hamlesinin de aslında öncekilerden özsel bir farklılık taşımadığı açık.



 



Kürt siyasi hareketinin yıllar önce yaşadığı ideolojik kırılma çeşitli tarihsel kesitlerde hayatın önüne koyduğu zorunluluklar ve fırsatlar temelinde yaptığı hamlelerle bir örgütsel çözülmeye dönüşmeden sürüyor. Bu kırılmanın daha ciddi bir yarılmaya dönüşmemesiyse gerek bölgede gerekse Türkiye’de gelişecek sınıf hareketine bağlıdır. Keza o şimdi bir yıl önceki konumda da değildir. Ortaya çıkan tarihsel koşulları doğru bir tarzda değerlendirerek attığı adımlar kendisini bölgesel düzeyde önemli bir aktör haline getirdi. Elbette bu aynı zamanda sayısız risk ve olanağın iç içe olması anlamına da geliyor. Risklerin de olanakların da nasıl bir sürece ebelik edeceğiyse daha önce de olduğu gibi asıl olarak Kürt emekçi dinamiğinin güç alabileceği bölgesel dinamiklerle buluşup buluşmamasına bağlıdır.



 



Bu açıdan da yüksek perdeden konuşup ahkam kesmek komünist ve devrimcilerin işi olamaz. Tersine “süreç” oyalamasının gerek Türkiye’de gerekse Kürdistan’da yaratacağı olumsuz sonuçların altını çizerken aynı zamanda görev ve sorumlulukların da net olarak tanımlanması gerekiyor. Pusuya yatarak sanki her şeyin müsebbibi Kürtlermiş gibi bir tablo çizmenin her şeyden önce kendi varlığını inkar anlamına geldiğini de hatırlatmak isteriz.



 



Anlaşılan o ki “süreç”, tarafların da iradeleri, niyet ve beklentileri dışında akmaya devam edecek. Birbirini çözme (Türkiye burjuvazisi ve devleti Kürt hareketini, Kürt hareketi de burjuva devleti asgari demokratik sınırlara doğru) üzerinden kurulan masaya asıl ağırlığını işçi ve emekçiler koymadığı oranda bu sarkaç son sınırına kadar zorlanacak.