13 Şubat boykotu

Eğitimin tamamen paralı hale getirilerek dinselleştirilmesinin iç içe geçtiği kapsamlı bir saldırıyla karşı karşıyayız

GENÇLİK
Salı, 10 Şubat 2015 (11 yıl 2 ay önce)

Eğitimin tamamen paralı hale getirilerek her açıdan karlı bir sektöre dönüştürülmesiyle dinselleştirilmesinin iç içe geçtiği kapsamlı bir saldırıyla karşı karşıyayız.



 



4+4+4 eğitim politikaları bu kapsamlı saldırganlığın en somut ifadesiyken, 19. Milli Eğitim Şurası’nda alınan kararlar da cilası olmuştur adeta. 4+4+4 politikası sadece özel okulları teşvik etmeyip, konulan sınav sistemleriyle emekçi çocuklarını imam hatip liselerine mecbur bırakmaktadır. Ezici bir kısmının çocuk yaşta işçileşmesini bir seçenek olmaktan çıkarıp zorunlu hale getirmektedir.



 



19. Milli Eğitim Şurası ise bu piyasalaştırma ve dinselleştirme saldırısını, dinsel eğitimin çeşitlendirilmesiyle pekiştirmektedir. Okulları mescit ağıyla örmeyi, dini eğitimi anaokullarına kadar indirmeyi hedeflemektedir. Zaten Milli Eğitim Bakanlığı da eğitim sistemi adeta yıkıntıya dönüşmüşken buna dair tek bir adım atmazken; çeşitli Cemaatler ve Diyanet Başkanlığı’yla ardı ardına protokoller imzalayarak bu gidişin (inşa edilen “yeni Türkiye”nin!) son çivilerini çakmaktaki ısrarı açıkça göstermektedir.



 



Bu kapsamlı saldırılar sadece 17 milyonu aşan öğrenci ve 910 bin öğretmeni kapsamadığı gibi, tek başına farklı din, mezhep ve ulusal kimlikleri de hedeflemiyor. Tüm bir toplumsal ilişkileri/yaşamı din ve gerici ideolojiler temelinde dönüştürmeyi merkeze koyan bir saldırıdır bu.



 



Saldırının sivri ucu “dindar ve kindar nesil yetiştirme” anlayışına da uygun olarak çocuk ve gençlere, farklı din ve mezhepsel kimliklere sahip toplumsal kesimlere, eğitim emekçilerine dönük gibi görünse de, aslolan tüm bir toplumsal ilişkilerin “yeni Türkiye” konseptine göre temelden sarsmayı hedeflemesidir.



 



Bu açıdan da Alevi örgütleri ve Eğitim-Sen’in 13 Şubat’ta gerçekleştirecekleri boykot ve iş bırakma eylemleri toplumsal bir destekle buluşmalıdır. Eğitimin piyasalaşması ve giderek daha belirgin bir dinsel içerikle buluşturulması karşısında bugüne kadar ortaya konulan tepkiler cılız ve parçadan kaldı. 13 Şubat, bu tepkilerin daha güçlü bir toplumsal tabana oturmasının vesilesi haline gelerek, yakıcı bir toplumsal soruna dönüşen eğitim sorununa karşı toplumsal bir mücadelenin zeminine dönüşebilir.



 



Fakat bu ne kadar açıksa, Türkiye’de bu süreçten önce sanki laiklik varmış ve laiklik denilen şey sanki sınıfsal bir özden bağımsız, kültürel bir davranışmış gibi hareket etmek de o kadar yanlıştır. Alevi örgütleri ve Eğitim-Sen’in boykot ve iş bırakma kararına eklemlenerek, kendisini bu temel üzerinden var etmeye çalışan Birleşik Haziran Hareketi (BHH) gibi güçler, sorunu ortaya koyuşlarıyla tam da bu noktada duruyorlar. Demokratik sorunlar karşısında sağlam bir sınıfsal duruşa sahip olmayan bu güçler, eğitimin dinselleştirilmesi saldırılarını hem diğer sorunlardan kopararak, hem de kültürel bir sorun derekesine indirgeyen yaklaşımların savunusunu yaparak aslında tutarlı birer demokrat bile olamadıklarını gösteriyorlar.



 



Ayrıca tüm bu saldırılar Türk tekelci burjuvazisi ve devleti açısından yeni ve bambaşka bir süreci tanımlamıyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana süreklilik arzeden politikaların, bugünün koşullarında (AKP Hükümeti eliyle) daha saldırgan ve kapsamlı bir ifade kazanıp toplumsal bir projeye dönüşmüş olmasıdır söz konusu olan. O açıdan da bu saldırganlığı tek başına günün hükümetinin ideolojik kimliğiyle açıklamak ne kadar yanlışsa, bu ülkede sanki laiklik varmış gibi yapıp bunun savunuculuğuna kalkışmak da o kadar isabetsizdir. Karşı karşıya olduğumuz şeyin geçmişten kopuşu değil; tersine bir sürekliliği, ama bu süreklilik içinde sıçramalı bir saldırganlığı ifade ettiğini saptamak önemlidir.



 



Bu konuda sadece 12 Eylül faşizminin yaptıklarını hatırlamak bile aradaki ilişkiyi görmek için yeterlidir. “Türk-İslam Sentezi” o askeri cunta tarafından süngü zoruyla resmi ideoloji olarak dayatılmıştır. Ve bugünün taşları o zamandan döşenmiştir. Keza ondan önceki hükümetler döneminde de gerek İmam Hatip okulları açma konusunda yarışa çıkılmış olması, gerek devlete bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı gibi resmi bir kurumun varlığı Türkiye’de “laiklik” olarak yutturulan sistemin ikiyüzlü karakterini gösteren kanıtlardır.



 



Hal böyleyken kendilerini “sosyalist” kimliğiyle tanımlayan kimi çevrelerin bu süreklilik ilişkisinden bağımsız olarak hareket ediyor olmaları aslında sundukları toplumsal projenin de ne anlama geldiğinin özeti oluyor.



 



Bu gerçekler, 13 Şubat’taki okul boykotu ve iş bırakma eyleminin tüm toplumsal güçler tarafından sahiplenilip, güçlendirilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmıyor elbette. Eğitimin piyasalaştırılması, çocuk işçiliği teşvik edecek şekilde düzenlenmesi, imam hatip ortaokulu bölümlerinin yeniden açılması, özel okulların yaygınlaştırılarak imam hatiplerin bu seçenek dışındaki tek seçenek haline getirilmesi, müfredatlardaki bilimsel bilgi kırıntılarının bile tasfiye edilmesi, laboratuvarlar kapatılırken mescitlerin açılması, zorunlu din dersleri sözümona seçmeli hale getirilirken aslında dinsel içerikli ek derslerle anaokullarına kadar indirgenmesi tüm işçi ve emekçilerin karşı koyması gereken saldırılara işaret etmektedir.



 



13 Şubat’taki boykot ve iş bırakma eylemi de bu kapsamlı toplumsal saldırı karşısında kapsamlı bir toplumsal duruşun ifadesi olacak şekilde desteklenmelidir. “Tek bayrak, tek dil, tek mezhep, tek din, tek…” anlayışına, emekçi çocuklarına dayatılan işçileşme ve imam hatipleşmeye, eğitimin tamamen paralı hale getirilmesi saldırılarına; sınıfa karşı sınıf tutumu içinden yanıt olunacağını unutmadan…