Tarihsel bir yaranın usul usul değil, sessiz sessiz değil haykıran bir isyanla kanamasına benziyordu bıraktıkları izler…
28 Aralık 2011… TSK’ya ait savaş uçaklarından on dokuz’u çocuk otuz dört Kürt köylüsünün tepesine bombalar yağdırıldı. Paramparça olmuş otuz dört beden, tarihin zebanilerince on yıllar önce çizilmiş o yapay sınırların iki yakasına dağıldı. Kürdistan’ın Türkiye’de kalmış parçasıyla diğerini birleştirircesine… Adına “kaçakçılık” denilen tescilli yoksullukla fiilen anlamsızlaştırdıkları o sınırları şimdi kanlarıyla birleştiriyorlardı Kürt köylüleri…
Sınırları yoksulluklarıyla belirlenmiş hayallerle çıktıkları bu “kaçak” yolda; mayınlarla, tuzaklarla, coğrafyanın o amansız yapısıyla yürüttükleri savaşın tam bitiş noktasında düştükleri yerleri kanatmışlardı. Tarihsel bir yaranın usul usul değil, sessiz sessiz değil haykıran bir isyanla kanamasına benziyordu bıraktıkları izler…
Battaniyelere sarılarak katır sırtında ya da traktör kasalarında taşınan cenazeler, Kürt düşmanlığı iliklerine işlemiş bir rejimin tarihe bir kez daha kanlı bir şerh düşmesine benziyordu. Cenazelerin taşınmasına yardım etmek için bile kılını kıpırdatmayacak bir düşmanlık, evlatlarının dağılan bedenlerini toplayan Kürt köylülerinin tepesinde dolanan helikopterle imgeleşiyordu. O helikopterler, hemen yanı başlarındaki askeri araçlar… Hepsi hepsi bir mesajın altını kalınca çizen bir küstahlıkla; “Kürt olan her şey düşmanımızdır!” diyorlardı.
Katilleri, toprağı kanatan bu çocuk bedenleri karşısında ezberlenmiş senaryolar okumaya başladılar o metalik sesleriyle. İlk başvurdukları “onlar teröristti” retoriği oldu. Hatta dönemin Genelkurmay Başkanı, “İçlerinde teröristler vardı. Silahlar biz gittiğimizde toplanmıştı” diyebilecek kadar ileri gitmişti. “Teröristi” savaş uçaklarıyla bombalamak mübahtı ne de olsa!.. Başbakan da Genelkurmay’a teşekkür etmekle açtı perdeyi, sonrasıysa malum…
Her derde deva bu retorik tutmayınca “istihbarat hatası” dediler. Sonra “vurmasak biz suçlanacaktık” gibi akıl almaz “savunmalara” giriştiler. Oysaki katledilenlerin devletin de bilgisi dâhilinde kaçakçılık yapan köylüler olduklarını hepsi de biliyorlardır. Zaten katliamdan sağ kurtulanlardan Servet Encü’nün verdiği, "Önce asker gelip yolumuzu kesti. Bıraktılar, yolumuza devam ettik. Sonra da uçaklarla bombaladılar" bilgisi, köylülerin bile bile vurulduklarını açıkça gösteriyordu. Sonra buna ABD heronlarından çekilen görüntüler eklendi. O görüntülerde kırk kişilik grubun mazot ve sigara kaçakçılığı yapan köylülerden oluştuğu açıkça görülüyordu.
Nerden baksan organize bir cinayet olan Roboski’nin faili belliydi, faili MGK’nın kendisiydi! Hemen öncesinde yapılan MGK toplantısıyla arasında dolaysız bir ilişki olduğu, bizzat Tayyip Erdoğan’ın, dönemin Genelkurmay Başkanı’nın o küstahça açıklamalarıyla dile geliyordu. O yüzden tüm deliller ortadayken süründürülen dava pervasızca kapatıldı. Nitekim katillerin kolektif bir pervasızlıkla örtbas edilme çabası da bu cinayetin kolektif adresini gösteriyordu.
Fakat buradaki pervasızlık sadece katillerin örtbas edilmesiyle sınırlı değildi. Rejim, altını kanla çizdiği mesajının arkasında da kolektif olarak durduğunu anlatmak istiyordu. Onu, Kürdün zihnine kazımak... O kadar ki bunu cinayetin faillerinin yargılanması ne kelime, katliamdan şans eseri kurtulan üç köylü hakkında açılan soruşturmalarla pekiştirerek göstermek istiyordu.
Vakitlerden yine bir “açılım” döngüsüydü… Kanla açılan perdede sunulanlaysa, “ancak kayıtsız şartsız teslim olursanız!” deniliyordu. Kısacası “tarihin hükmünü biz veririz” mesajı kanlı gövdelere kazınarak yineleniyordu!
Soruşturma da bunu anlattı!
Aynı mesaj açılan soruşturmaların, davaların yürütülüş ve bitiriliş biçimlerinde de haykırıldı. Meclis’te oluşturulan komisyon katliamı “anlaşılır” kılan bir rapor hazırladı, üstüne bir de gizlilik kararı verdi. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nda tam bir buçuk yıl bekletilen dava, sonrasında "görevsizlik" kararı verilerek Askeri Savcılığa sevkedildi. Askeri Savcılık’ta dava "takipsizlik" kararıyla kapatıldı!
Bu “hukuk” zinciri kolektif bir katliamın mesajının kolektif bir şekilde korunmasının somut ifadesi oldu. Elbette bundan sonraki katliamlara cesaret verecek bir anlayışın ilanı aynı zamanda!.. Kısacası Kürt sorunu karşısındaki tarihsel yaklaşımda bir milimlik bir değişimin bile sözkonusu olmadığının… Zaten bugün Kobanê’ye saldıran IŞİD çetelerine rejim tarafından sunulan sınırsız olanaklar da bu meydan okumanın başka bir ifadesi değil mi?
Sözün kısası Roboski, tıpkı Rojava ve Kobanê gibi bir halkın yaşadığı tüm acıları, ödediği bedelleri, geleceğe dair beslediği umutları, beklentileri olduğu kadar hangi noktada olunduğunun da açık resmidir. O açıdan da yeniden “perde” diyen “çözüm”, “süreç” tartışmalarının bu resimde hükmü yoktur. Tarihin bu turnusol kağıdı hepsinin yüzünü açıkça ortaya koyuyor…
Roboski ölülerinin sınırın sıfır noktasında dağılan ve Kürdistan’ın iki yakasını kanlarıyla birleştiren bedenlerinin Kürt halkının önüne koyduğu mesaj ise bakidir.