Artık Sen Konuş!

Binlerce yıldır köleleştirildin, ezildin horlandın ARTIK SEN KONUŞ! Çağladığında dünyayı yıkacak berraklığınla çık ortaya.

KADIN
Pazar, 26 Şubat 2006 (20 yıl 1 ay önce)

Binlerce yıldır köleleştirildin, ezildin horlandın
ARTIK SEN KONUŞ!
Çağladığında dünyayı yıkacak berraklığınla çık ortaya.
Özgürlük savaşçısı kadınların izinden yürü!
Tecavüzcülerine “yıldıramazsınız” diye bağıran Sevda Aydın'a bak!
Bir Newroz sabahı Botan'ın kızıllığında panzerlerin üstüne cesaretle yürüyenleri gör!
Tekel'de geceleri fabrika bekleyenleri dinle!
Serna-Seral'de direnenleri duy!
ARTIK SEN KONUŞ!
Sigortasız işlerin, zorunlu mesailerinde yakılırsın.
“Kriz var” derler önce seni koyarlar kapının önüne.
Aynı işi yapar, daha az ücret alırsın.
Sendikalarda adın bile duyurmaz, söz sahibi olamazsın.
Emekçi memursun, hak istersin joplanır, yerlerde sürüklenirsin.
Zamlar yağar bir bir üstüne, mutfaktaki yangına yetişemezsin.
Faşist yasalar, gerici önyargılar ve gelenekler bir kabus gibi çöker tepene.
ARTIK SEN KONUŞ!
Bin yıllık öfke sığar mı hiç bir güne?
Bir günde anlatılır mı bunca acı?
Kürt kadınlarının ağıtları, Zonguldaklı şehit madenci eşinin hıncı bir güne sığar mı?
Sığmaz.
8 Mart kavga çağrısıdır kulak ver!
Çifte sömürünün, baskının ve eşitsizliğin dillerdeki isyanıdır, duy!
ARTIK SEN KONUŞ!


kadın

YÜREK ÇIĞLIĞI KADINLAR


Kadınları katılmadığı bir devrim hareketi düşünülebilir mi? Kendisini ezen, sömüren, köleleştiren sınıf ve temsilcilerine karşı verilen her savaş, her gözüpek mücadelede onlar vardır. Kimi zaman en önde, kimi zaman savaşçı bir nefer... Dünyadaki tüm toplumsal hareketler kadınların vazgeçilmez varlığı ile renklenir; güçlenir. Kadınlar kavgaya atıldıkları zaman öyle gözü kara ve geriye bakmaz olurlar ki, nice erkek, onların bu yiğitliklerinden etkilenerek ileri fırlar.

Clara Zetkin, Rosa Lüxemburg gibi, kimi tarihe geçen görkemli adlarıyla dünya kadınlarına esin olur, kimi, isimsizler ordusunda sessizce yerini alır. Adlar kalmaz akılda, suretler kalmaz; kahramanlıklar sayesinde kazanılanlar yazılır hafızalara...

Kiminin adı 1789 Büyük Fransız Devrimi
'ydi. ”İğne ve iplikten başka silahımız da var bizim” diye öne atıldılar. Açtılar, yoksuldular. Ekmeğe verdikleri para aylıklarının yarısını götürüyordu. Ekmek ayaklanmaları çizdi yollarını. Kimi zaman salt kadınların sürükleyip götürdüğü ayaklanmalarla ünlendiler.

Kiminin adı Louis Michel'di. 1871 Paris Komün'ünde gözyaşlarını bir yana bırakıp, kanlarını bu ilk işçi devletinin kurulmasına harç yaptılar. İşçi ve emekçilerin kazanacakları özgürlük, onların da özgürlüğü olacaktı, savaşa koyuldular. Ancak yaşamlarını ortaya koyduklarında yeni bir yaşam kuracaklarını biliyorlardı; ölüme meydan okudular. Öyle çok vahşet, öyle çok parçalanmış beden gördüler, öyle çok ızdırap yaşadılar ki, sonunda “gözleri kana alıştı”; silahları kapıp barikatlara sıçradılar.

kadın

1871 Paris Komünü, işçi ve emekçileri sosyalizmi kurmak için yola çıktıkları derin ve yaygın bir halk hareketiydi. Kadınların katılımı da devrimin yaygınlığı ölçüsündeydi. Onlar, Komün'ü savunmak için ambulansçı oldular, barikatlarda savaşçı, yangın çıkarmak için kundakçı oldular. Fişek yaptılar, barikatlar için kum torbaları diktiler. Semt ve mahalle temelinde örgütlenmiş ve kadınları mücadeleye katan Kadınlar Birliği”ni kurdular. Bir yandan siperlerde çarpışırken, öbür yanda eşit işe eşit ücret mücadelesi de yürütmeyi ihmal etmediler.

Savaş acımasızdı, ama onlar gönüllüydüler. Geri adım atmadılar, barış dilenmediler:
Hayır! Parisli işçi kadınlar barış değil, kanlarının son damlasına kadar savaşmak istiyorlar. Bugün uzlaşma ihanet olur... Sömürünün ortadan kaldırılması, sermayenin egemenliği yerine emeğin egemenliğinin konulması, emekçinin kendi kurtuluşunu sağlaması yönündeki bütün umutlarımızın sonu olur.
Kadınlar Komün'ü savunmak için son ana kadar çarpıştılar. 120 kadından oluşan bir müfreze, gece gündüz demeden, ardında ölecekleri efsanevi barikatları inşa etti; dövüştü, dövüştü...

Komün'ün yenilgisinden sonra 1051 kadın Savaş Konseyi önüne çıkarıldı. Bunlardan 956'sı işçiydi.

Kiminin adı Josephine'di. İki askeri öldürmekle şuçlanıyordu. Savunmasında
”Tanrı beni daha fazlasını öldürmediğim için cezalandırsın. Issy'de iki oğlum vardı, ikiside öldürüldü. İki oğlum da Neully'de. Kocam bu barikatta öldü. Şimdi bana istediğinizi yapabilirsininiz”
diyordu. Elbiseleri çıkarıldı ve daha birçok kadın gibi kurşuna dizildi.

kadın

Kiminin adı Mary Jones “Ana”'ydı. Amerikan sendikacılık ve grev tarihinin en büyük ajitatörlerindendi. Milisler tarafından aranmasına, gözaltına alınıp tutuklanmasına, sürgün edilmesine ve polisçe tehdit edilmesine rağmen, 60 yıl boyunca mücadeleyi ön saflarda yürüten emekçi bir kadındı Jones Ana.

1900'lerde madencilerin, demiryolcuların grevlerinin örgütlenmesinde çalıştı. ”Nerede madencilerin başı sıkışsa, Jones Ana oradadır.” Grev kırıcılarını süpürgeler, bulaşık tasları, paspas sopalarıyla kovalayan kadın orduları kuran O'dur.

Sık sık tutuklanır cezaevinden çıkar çıkmaz ajitasyon ve örgütlenme işine girişir, yine tutuklanır ve cezaevini boylardı. 1912'de 82 yaşındayken Batı Virginia'daki madencilerin grevi sırasında tutuklandı ve 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ama Amerikan işçi sınıfından yükselen ses öyle güçlüydü ki, onu serbest bırakmak zorunda kaldılar.

Burjuva feminizmin kadınlara oy hakkı için düzenlediği bir mitingde şiddetle gürlüyordu.
Kıyameti koparmak için oya ihtiyacımız yok. Sizin inanca ve bir ideale ihtiyacınız var. Koloradolu kadınlar iki kuşaktır oy hakkına sahipler, ama Kolorado'da kadın ve erkek işçiler hala köle.
Kiminin adı İvanova'ydı. 1914-1917 Rusya'sında savaşın tam göbeğinde yaşıyordu. Cepheye sürülen erkeklerin yerini üretimde şimdi kadınlar almıştı. Kadınlar savaşın başında işgücünün üçte birini oluşturulken, bu oran 1917'de yüzde 50'ye çıktı.

1915'teki ekmek ayaklanmalarını başlatanlar yine onlardı. Et satışı bir gün durduruldu, marketleri yağmaladılar. Çok sayıda greve katıldılar. İşçi kadınlar, orduyu emekçi saflara çağıran bildiriler hazırladılar.

1917'de Rusya'da bir polis raporu; ”Yarı-aç ve hasta çocuklarının durumundan azap duyan, dükkanların önünde uzayıp giden kuyruklarda tükenen anneler devrimi”nin patlamak için bir kıvılcım beklediğinden söz ediyordu. Bu, Çarlık rejimi için en tehlikeli şey demekti.

1917 Ekim Devrimi'ni başlatan da Petrogradlı işçi kadınlar oldu. 22 Şubat günü,
”Savaşın ve açlığın umutsuzluğa sürüklediği işçi kadınlar, önüne geçilmez bir doğal afet, yoluna çıkan her şeyi tahrip eden bir kasırga gibi geldiler”.
Tekstil fabrikalarında çalışan kadın işçiler, komşu fabrikaları dolaşarak işçileri greve çağırdılar. İşçi sınıfının en çok ezilen kesimi kadın tekstil işçileri insiyatifi ele aldılar.

Kiminin adı Elizarova'ydı, kiminin adı Larissa. ”Askerlerin kurdukları barikatların üzerine erkeklerden daha cesurca gittiler; askerlerin tüfeklerini ellerinden aldılar, onlara yalvaldılar, hatta emrettiler: 'Süngülerinizi indirin ve bize katılın!”

kadın

Kiminin adı Zeliha Hanım'dı. 1908 Haziran'ında Sivas'ta yaşadı. Hayat çekilmezdi, zordu. Bir sabah civardaki 50 kadar kadını toplayarak vilayet konağına yürüttü. Pahalı ve kötü ekmeği protesto ettiler. Kadınların önderlik ettiği isyan hızla yayıldı. 500 kişilik kitle vilayet konağını bastı, camlarını indirdi, un depolarını yağmaladı.

Kiminin adı Makbule Hanım'dı. Bağımsızlık mücadelesi veren bir halkın ayağa kalkan sesiydi. 1919 İstanbul mitinglerinden birinde gürledi:
Sükut etmeyeceğiz (susmayacağız). Hatta erkeklerimiz sükut etse bile biz etmeyeceğiz. Vücutlarımızı hale (ışık halkası) yaparak memleketimizi müdafaa etmek için Anadolu kadınlarının hiçbir şeyden yılmaz, korkmaz, azimkar kadınlar oluduğunu göstereceğiz.
Kiminin adı kocasının mesleği ile anıldı. Maraş'ın Kayabaşı Mahallesi'ndeki evinden açtığı mazgaldan, sekiz düşmanı öldüren ve daha sonra orduya katılan Bitlis Defterdarı'nın eşi...

1920 Temmuz'unda Osmaniye'deki Fransız karargahına taaruz eden erlerin tereddüdü üzerine onları cesaretlendirmek amacıyla öne atılıp şehit olan Tayyar Saime...

Kiminin adı Makbule'ydi. Gördesli Makbule Hanım, evlendikten sonra kocası Halil Efe'yle bir çete örgütledi. 16 Mart 1922'de Kocayayla'da geçen bir çatışmada şehit düştü.

Kiminin adı Hatice, Naciye'ydi. 1930'larda Türkiye işçi ve emekçilerini örgütlemeye çalışan TKP içinde faaliyet yürüttüler. Sayısız gözaltı ve tutuklamalara rağmen inatla mücadeleyi sürdürdüler. Şoför İdris'in karısı Emine Erdinç, 1936'da tutuklandığında parti kuryesiydi. Şaziye ise İzmit'te kunduracı Hüseyin'in hücre sekreterliğini üstlenmişti.

kadın

Emine Erdinç gibi, gördüğü ağır işkenceler sonucu ölen parti üyesi Naciye, daha 1920'lerde Birinci Doğu Halkları Kurultay'ında yaptığı konuşmada:
”...fakat devrimin büyük ilkelerini yurtlarında yayma görevini yüklenmiş olan delege yoldaşlar unutmasınlar ki, halklarına mutluluk götürme çabaları kadınların gerçek yardımı olmaksızın kısır kalacaktır”, “...doğulu devrimci kadınların savaşı daha zor olacaktır. Çünkü onlar ayrıca erkeklerin zorbalığına karşıda savaşıyorlar” diyordu.
Kiminin adı Sıdıka'ydı. Parti MK üyeliği yaptı. Kiminin adı Münire'ydi. Gönderildiği her cezaevinin bulunduğu şehre peşinden gidip oğlunu yalnız bırakmayan, Hikmet Kıvılcımlı'nın sabırlı anası.

***

Faşizmin Avrupa'yı kasıp kavurduğu yıllarda kadınlar yine ayakta, görev başındaydı. İspanya'da, İtalya'da, Fransa'da, Polonya'da faşizmin silahlı-silahsız celladıydılar. 16'sında, 17'sinde, evli-bekar, anaydılar. İnsanlığın can düşmanına karşı savaşta erkekler kadar yiğit, onlar kadar iddialıydılar. Yasadışı gazeteleri, bildirileri, el ilanlarını basan, taşıyan büyük ölçüde onlardı. Bunların çoğunlukla dağıtımını yapan, el ve duvar ilanlarını yapıştıran... Askeri fabrikalara sabotajlarda kadınlar vardı. Yeraltı militanlarını hapisten kaçıran, saklayıp besleyen yine onlardı.

Evlerinde oturmak yerine en tehlikeli görevlere talip oldular. Savaşta ölmenin kolay, yakalanmanın kadınlar için ölmekten bin kez beter olduğunu bilerek ve isteyerek atıldılar ileri...

Kadınların çatışmalara katılımı öylesine fazlaydı ki, ayaklananların kasabı SS ve polis korgenerali Jürgen Stroop altı yıl sonra, 1949'da Varşova'da kapatıldığı bir hapishanede şöyle sayıklıyordu:
“Bu kızlar insan değildi; belki tanrıça ya da şeytandılar. At cambazları gibi soğukkanlı ve becerikliydiler. Çoğunlukla iki elle de silah kullanabiliyorlardı! İnat ve dayanıklılıkla sonuna kadar savaştılar.”


Bu kadınlar SS'ler arasında korku saldılar.
”Ele geçmiş bir direniş kızı, önce masum bir kuzucuk gibi dururdu. Ama hele adamlarımız onlara bir kaç adım yaklaşsın, eteklerinin altına gizledikleri bombaları kapmalarıyla yıldırım gibi SS grubunun ortasına fırlamaları bir oluyordu”.
Bunun üzerine SS'ler onları tutsak almaktan vazgeçtiler, vahşi hayvanlar gibi anında öldürüyorlardı.

Kiminin adı Mika, kiminin adı Margaritay
'dı. Faşizme karşı savaşta İspanya'da dövüştüler. Asturias Dağları'nda Valencia eteklerinde, Madrit'te... ”İspanya halkı, kadınlar! Silahınız yoksa bıçaklarınızla, kızgın yağlarla savaşın. Diz çöküp yaşamaktansa, ayakta ölmek evladır” çağrısına yanıt verdiler.
”Kadınlar, 'direnişin belkemiği'ydiler. Komiteler oluşturuyor, sahra hastaneleri kuruyor, evlerin ve sokakların savunmasını, yalnızca yiyecek maddelerinin değil, cephane ve bilgi dağıtımını da örgütlüyorlardı; üniforma dikiyor, sargı malzemesi, ilaç ve gerekli olan her şeyi üretiyorlardı. Ancak her savaşta kadınlardan beklenen ve onlara verilen bu görevlerle yetinmiyorlardı: Onlar da silaha sarılıyor ve cepheye gönüllü yazılıyorlardı.”

Faşistler 1936 Kasım'ında Madrit'e saldırdıklarında, onları geri püskürtenler arasında pekçok kadın milis de vardı. Kuzey Cephesi'nde geri çekilen son kişiler kadın savaşçılardı.

Kiminin adı Manolita'ydı. ”Cepheye elimde bir temizlik beziyle gebermek için gelmedim. Devrim için yeterince kap yıkadım” diye isyan ediyor, silah istiyordu.

Kiminin adı Rosario Sanchez Mora'ydı. İspanya'da, henüz 16 yaşındaydı ve okula gidiyordu. Savaşa gitmek için gönüllü olarak yazıldı, fakat ailesinin engel olacağını düşündüğünden kimseye haber vermedi. Onları cepheye götürecek kamyonların kalkışı bir kaç dakika gecikince sürücüyü şıkıştırmaya başladı: “Haydı, kalk artık; yoksa annem yetişecek ve kulağıma yapışıp beni geri götürecek.”

Rosario cephenin en ileri hattında, yaşamsal önemi olan bir savaş bölgesine gönderildi. Çünkü Madrit'in suyu bu bölgeden gelmekteydi; burası ne pahasına olursa olsun korunmalıydı.

Faşizme karşı savaşta Rosario sağ elini bıraktı. Onu dinamitçi yapmışlardı. Dinamit elinde patladığında kafasında tek bir düşünce vardı:
”Acıyı ve kanı hissediyorum ve aman sakın bağırmayayım, sakın bayılmayayım diye düşünüyordum. Özellikle kadın olduğum için şimdi kendimi toplamalıyım.”
Kadınlar gösterecekleri her tür zayıflık ya da “başarısızlık”ın, kendi kişisel kusurları olarak değil, tüm cinsin zayıflığı olarak değerlendirileceğinden korkuyorlardı.

Sonra savaşın başka cephelerinde görev aldı; esir düştü, işkence gördü. Rosario açısından kadınların yürekliliğinde ve dayanıklılığında şaşılacak bir şey yoktu: ”Sonuç olarak korkunun ve korkaklığın cinsiyeti yoktur.”

Kiminin adı Zala'ydı. Politikayla yakın uzak hiçbir ilgisi olmayan bir çiftçi kadın nasıl partizan olur? Elinden sabanını bırakıp silahı almak için bir kadın neler yaşamalıdır? 1941 Nisan'ında faşist işgalcilerin Yugoslavya'ya girişinden sonra mücadeleye katılan onbinlerce kadından biriydi Zala.
”100 binden fazla kadın Yugoslavya Halk Kurtuluş Ordusu'nun üyesiydi. Bunlardan yaklaşık yüzde 25'i savaşta şehit oldu. 40 bini yaralandı, 3 bini sakat kaldı. 2 bin kadın subay rütbesiyle savaştı. Ulusal Kurtuluş Ordusu'yla aynı zamanda kurulmuş olan Antifaşist Kadınlar Cephesi'nin savaş sonunda üye sayısı 2 milyondu.”

Antifaşist Kadınlar Cephesi üyeleri, telefon santrallerini ve elektirik direklerini havaya uçuruyor, düşman subaylarını ortadan kaldırıyorlardı.
”Hemen hemen 6 bin kadın Makedonya'daki Kurtuluş Ordusu saflarında çarpışıyordu. Voyvodina Tugayları'nın bazı taburlarında kadınlar, savaşçıların üçte birini oluşturuyordu.”
Zala önce partizanlara yardım etmekle işe başladı. Nazilerin halkını topraklarından sürmek istediğini görüyordu. Faşistlerin toplama kamplarında neler yaptıklarını güvenilir kaynaklardan dinlemişti. Yalnızca bu amansız düşmanın yenilebileceğini düşünemiyordu başlarda; bunu da tecrübe ile öğrendi. Artık onu hiçbir şey tutamazdı. Nazilere karşı mücadeleye, salt kadınlardan oluşan komşularını ve akrabalarını örgütlemekle başladı. Önce bildiriyi aldı eline, sonra silahı.

kadın

Naziler onu yakalayıp günlerce sorguya çektiler. Tek bir söz çıkmadı ağzından partizanlara dair. Sonunda bir yolunu bulup kaçtı, onlara katıldı. Bir yaşındaki oğlunu ve annesini geride bırakmıştı. Bunları yaparken de, yaşamını her gün tehlikeye atarken de, ”Kendisini bir kahraman gibi değil, yalnızca çok doğal bir şey yapan biri olarak” görüyordu. ”Ne yapılması gerekiyorsa onu yaptım” demekle yetiniyordu sadelikle.

Kiminin adı Vitka Kempner'di. Litvanya'da Nazilere karşı ilk sabotaj eylemini gerçekleştiren kadın. Vitka 19 yaşında. Alman işgalcilere karşı Polonya'da çarpışan direnişin bir üyesi.

Vitka üç gün boyunca Vilna Demiryolu Hattı'nı gözledi. Sonra, daha önce hazırlamış olduğu bombayı getirdi. Alman ikbal birliklerinin geçtiği rayların üzerine yerleştirerek 8 Temmuz 1942'de bir Alman trenini havaya uçurdu.

Kentte kitlesel bir ayaklanmayı gerçekleştirme umudu tükenince, ormanlardaki partizan birliklerine katılma kararı aldılar. 200 kişilik son savaşçı grubunun geri çekilişini bir arkadaşıyla birlikte Vitka örgütledi. Kanalizasyondan kaçılacaktı. ”Tünel kapkaranlık. Bir lambanın güçsüz ışığı yolumuzu aydınlatıyor, yürümeye başlıyoruz. Omuzlarım borulara sürtünüyor, ellerimi kımıldatamıyorum... Kafamda tek bir düşünce var: Silahım ıslanmamalı ve geride kalmamalıyım. Boru ansızın ancak yarım metre yüksekliğindeki dar, yuvarlak bir tünele dönüşüyor. Yerde sürünmeye başlıyorum. Omuzlarıma kadar pis suyun içindeyim... Kuyruk duralıyor. Ortalarda birinin bayıldığı ve yolu kapadığı haberi geliyor. Zaman duygumu tümüyle yitirdim... Ansızın fısıldanan emir: Dışarı çıkmaya hazır olun.”Kiminin adı Marie-Madeline Fourcade'ydi. Parisliydi ve iki çocuk annesiydi. Direnişin önemli bir casusluk birimini yönetiyordu. Birliğin 3 bin üyesi vardı ve müttefiklere Almanların silah üretimiyle ilgili bilgileri verebilen ilk direniş örgütüydü. Naziler köşe bucak aradıkları “çete başı”nın bir kadın olduğunu bir türlü öğrenemediler.

Kiminin adı Jeanine Sontag'dı. Hukuk öğrenimi gören Jeanine, Fransa'nın Lyon kentinde direniş örgütüne katıldığında 19 yaşındaydı. 1944 yıllarıydı. Direnişçiler, Alman işgalcileri canlarından bezdiriyorlardı. Her gün askeri fabrikaları, depoları, garajları havaya uçuruyor, her gece trenleri raylarından çıkarıyorlardı. Gestapo ve SS subaylarını vuruyor, işgalcilerle işbirliği yapan firmaları basıyorlardı.

kadın

3 Temmuz'da bir düzine kadın-erkek savaşçı Gambetta Garajı'nı bastı. Aralarında Jeanine de vardı. Ancak eylem ters gitti. Garaj askerlerce kuşatıldı. Militanlar dar bir tahta üzerinden karşıdaki dama kaçmayı denediler. Jeanine düştü, yaralandı ve tutuklandı. Haftalarca işkence gördükten sonra 120 direnişçiyle birlikte kurşuna dizildi.

Kiminin adı Horowitz'di. Ölümü bekleme odasında bile direndi. Horowitz bir danşçıydı. Gaz odasından önceki soyunma odasında bir SS komutanı ona hemen çırılçıplak soyunmasını emretti. Horowitz fırladığı gibi subayın belinden tabancasını kaparak onu vurdu. Bu, diğer tutuklular için ilham kaynağı oldu. Gardiyanların silahlarını aldılar ve cephaneleri bitene kadar savaştılar. Sonunda gaz odasına gidemeden öldüler. Ama cesaretleri tüm toplama kamplarında yankılandı.

Bir insanı öldürmeyi bu kadınların akılları almazdı, ama düşmanı ve işbirlikçilerini öldürmeye hazırdılar. Korkmuyorlar mıydı, belki evet, ama korkularını yenmeyi daima bildiler. Çünkü zalimlere duydukları kin korkularından güçlüydü.

***

Bu bayrak hiç düşmedi. Kuşaktan kuşağa ülkeden ülkeye taşındı. Filistinli Kerime'nin kaldırdığı özgürlük bayrağı Kürdistan'da Leyla Kasım'ın elindeydi. Leyla Kasım, Newroz ateşi olarak bedenini tutuşturan Zekiye Alkan oldu, Bedriye Demirel oldu. Kürt kadın komutan Piroz oldu. Son mermisini tükettiğinde “hainlere teslim olmak”tansa kayalardan attı kendini Güney Savaşı'nda. Bişeng Anık toprağa düştüğünde İspanyol partizanı Manolita gibi 16'sındaydı.

Kimi Nergis'ti, kimi Nilüfer, kimi Peruşka...

Kiminin adı Sabahat, kiminin adı Gülcan'dı...

TİKB

Songül 18'inde ölümle buluştu. Selma 19'unda gencecik bir fidandı. 12 Eylül kasırgasının ortalığı dümdüz ettiği yıllarda devrim için çıktı yola. Mütevazi, kararlı bir militan... Düşmanın eline düştü sonra. İşkenceye çektiler. “Silah” dediler. “Örgüt” dediler. Sustu sustu. Ölümüne sustu.

Nilgün oldu 93'lerde. “Yeni Çağ'ın Çocuğu”, militan bir devrim kızı... Durmak yok, yorulmak yok; hep ileriye, engelsiz bir koşuydu yaşamı. Kestiler yolunu bir eylem sonrası. “Vuruldum” dedi sessizce. Düştü yanı başındakinin omzuna. Elindeydi silahı.

Zeynep, “Bizsiz olmaz bu işler” diyerek koştu kavga alanlarına ve genç yaşamını bıraktığı Gazi barikatlarına...

Lale, “Haramilerin Saltanatı”na karşı savaştı bir ömür boyu. İstanbul sokaklardan, İstanbul proletaryasıyla sıkılı yumrukları havada geçmeyi düşledi.

Bayrak bugünlere taşındı...