İç savaş düzleminde üniversiteler

Bugün yaşadıklarımız önümüzdeki dönemde üniversitelerde de nelerle karşılaşabileceğimizin somut habercisi

GENÇLİK
Salı, 20 Ekim 2015 (10 yıl 8 ay önce)

Barva Fırat



 



Bir iç savaş dönemi yaşadığımız, artık toplumun büyük çoğunluğu tarafından kabul görmüş bir gerçekliktir. Bu gerçeklik, Kürdistan’daki infazlar, bombalarla yıkılan evler, keskin nişancılar eliyle kurşunlanan çocuklar ve cansız bedeni zırhlı aracın arkasına bağlanmış, işkence edilerek çırılçıplak sokaklara atılmış gerilla bedenleriyle kafalara kazındı.



 



Diyarbakır bombalamasıyla vites büyüten faşist saldırganlık Suruç’la devam etti. 10 Ekim’de 102 kişinin ölümü, onlarcasının yaralanmasıyla sonuçlanan Ankara katliamı iç savaş gerçeğini Batı’da da önümüze getirip koydu.



 



Böyle bir iç savaşın bugün vukuu bulması ise Suruç Katliamı’ndan bu yana her yönüyle konuşuluyor. Fakat bu savaş, genel olarak onu doğuran tarihsel ve toplumsal nedenlerden bağımsız olarak ele alınıp, sığ bir yaklaşımla irdeleniyor. Oysa bu süreç ne AKP’nin irtifa kaybettiği, bu durumun da müsebbibi olarak gördüğü Kürt halkına karşı bu yüzden bu kadar saldırganlaştığı ne de yaklaşan 1 Kasım seçimlerin AKP’nin “400” vekil elde etme hırsı ile açıklanabilecek bir durumdur. Çünkü bu süreci doğuran, emperyalist kapitalizmin yaşadığı kapsamlı bir kriz, ‘90′lı yılların sonundan itibaren adımlarını hissettirmeye başladı.



 



Emperyalist kapitalizm bugün, “kör gözün” dahi farkedebileceği bir biçimde yapısal bütünlüğünün tümünde son derece ağır bir krizle sarsılıyor. Bu kriz onun fazlasıyla sıkıştığını, en küçük bir esnemeye dahi tahammülünün kalmadığını dünyanın birçok ülkesinde gösteriyor. En ufak bir muhalefeti bile boğmak için hiçbir yöntemi kullanmaktan geri durmaması bunu açıkça belgeler nitelikte. Bu kapsamlı ve derin kriz, emperyalist kapitalizmin kendisini yeniden yapılandırma zorunluluğuyla karşı karşıya.



 



Türkiye’deki durum her şeyden önce bu bağlamdan bağımsız değildir. Türkiye bu bütünlükten en “demokratik” hakları bile önünde bir taş olarak gören merkezi ve otoriter bir yönelimle nasiplenmiş durumda. Kürdistan’daki iç savaş, aslında böyle bir zeminden filizlenmiştir.



 



Burjuva devlet, yaşanan bu sistemsel kriz ve yapısal değişim sürecinde sınıf mücadelesinin tayin edici rolünün de farkında ve kendini bu “tehlike”ye karşı da hazırlıklı hale getiriyor. Bundan dolayı bu yöndeki en küçük bir eğilimi bile boğmaya çalışıyor. Öyle ki, bırakalım Kürdistan’daki vahşeti, Batı’daki en barışçıl eyleme bile gözü dönmüşçesine saldırıyor.



 



Burjuva devletteki bu gözü dönmüşlük durumundan üniversite mücadelesinin de ciddi bir pay alması, Türkiye gibi, gençliğin toplumsal mücadele tarihinde önemli yer edindiği bir ülkede kaçınılmazdır. Üniversiteler açılmadan birkaç hafta önce Tayyip Erdoğan’ın, rektörlerle ve YÖK üyeleriyle yaptığı toplantı da, aslında üniversitelerde yürütülen mücadelenin ağırlık kazanması durumunda, bu payın epey büyüyeceğini de gösteriyor. Erdoğan’ın toplantıda üniversitelerdeki siyasal mücadeleye ilişkin rektörlerden aldığı raporlara dayanarak yaptığı, “...demek ki üzerimize düşen daha farklı görevler de var. Çünkü orada can güvenliğini korumak devlet sorunudur” açıklaması da bu durumu aleni bir biçimde ifade ediyor.



 



Üniversite yönetimlerinin, “kışla” tipi uygulamalarıyla burjuva devletteki eğilime paralel bir biçimde yeni dönemde kendilerini adeta birbirleriyle yarışır bir şekilde konumlandırdığını daha şimdiden birçok üniversitede gördük.



 



Ege Üniversitesi’nde okul girişine cezaevi turnikesinin konulması, DTCF’de yaklaşık on beş devrimci öğrencinin okuldan uzaklaştırılması, ÇOMÜ rektörünün ÖGB’nin polis tarafından eğitileceğini açıklaması, birçok üniversitede de afişe bile tahammül edilmemesi hatta Dokuz Eylül Üniversitesi’nde devrimci öğrencilerin kampüs içinde top oynarken polis saldırısıyla gözaltına alınması... aslında artık devrimcilerin okul içindeki varlığına bile müsamaha göstermeyecekleri bir saldırganlığın sinyalini vermiş durumda.



 



Bu sinyal, devlet tarafından gerçekleşecek baskıcı-dayatmacı uygulamalar ve polislerin fiili saldırılarının yanı sıra ırkçı faşist saldırıların da ivme kazanacağının habercisidir.



 



Bu saldırılar sınıf mücadelesinin her alanında olduğu gibi üniversitelerde yürütülecek faaliyetin de sistemin sınırlarını yerle bir etmiş bir perspektifle kurgulanması gerektiği zorunluluğunu bir kez daha hatırlatıyor. Bugün bu siyasal mücadelenin, Kürdistan’da yaşanan iç savaşa karşı halklar arasında bir kardeşleşme yaratmak, bu kardeşleşmenin de sokakta ve üniversitelerde pratik olarak ifadelenmesini sağlayacak bir biçimde şekillenmesi gerekir. Yaklaşan 1 Kasım seçimlerinin faaliyetlerini de yine bu bağlamda düşünerek, seçimler için yapılacak propaganda faaliyetlerini gençlik içinde şovenizmi kırabilecek bir şekilde tasarlamak gerekir.



 



Bununla beraber şimdiden cezaevini aratmayan uygulamalara tanıklık etmemize rağmen, bu baskıların üniversiteleri çıtayı daha da yükselterek “F” tipine doğru evrileceği de gençlik mücadelesinin bugünkü seyri açısından olası gözüküyor. Bu yüzden üniversite gençliği içinde olabildiğince geniş bir kesimi bu konuda harekete geçirmek için çalışmalı.



 



Bu kapsamda tarihsel bir süreç yaşadığımız gözardı edilmemeli ve bu sürecin gerçekliğine uygun bir konumlanışla mücadele edilmelidir. Her gün üniversite kapılarında bekleyen ve ÖGB’nin bir anonsuyla aniden saldırabilecek polislere ve üniversitelerde her an saldırmaya hazır ırkçı faşist güruhlara karşı etkili bir şekilde cevap verilmeli. Her gün üniversitelerden gelen saldırı haberleri, somut bir başarıyla gençliğe moral verebilecek bir biçimde evriltilmeli. Kürdistan en kanlı dönemlerinden birini yaşarken TDH’nin tarihine her gün eklenen utanç sayfalarını üniversitelerdeki tüm saldırılara karşı etkili bir pratik sergileyerek onurlandıracak şekilde militan bir özsavunma sergilenmeli. Bu saldırılara karşı gösterilecek militan bir özsavunma öncelikle buradan kurgulanmalı.



 



Bugün yaşadıklarımız önümüzdeki dönemde üniversitelerde de nelerle karşılaşabileceğimizin somut habercisi. Dolayısıyla hem Kürt yurtseverleriyle hem de Türkiye soluna mensup devrimci radikal güçlerin kendi aralarında militan bir güç ve eylem birliğinin sağlanması hem önemlidir hem de şart. Gerek polisin gerekse MHP ve İslamcı gençlik gibi gerici faşistlerin devrimcilerin faaliyetlerine ve devrimci kadrolara yönelik saldırılarının anlayacakları dilden güçlü bir biçimde yanıtlanması bu birliği zorunlu kılan temel etkenlerden biri: Eğer bizler gereken tepkileri zamanında, güçlü bir biçimde koyamazsak üniversitelerdeki yaşam ve siyasal faaliyetlerimizin bir süre sonra çok daha büyük bedeller ödemeyi gerektirecek ölçüde zorlaşacağı görülmelidir.