Liberal Stabilizasyon Seferi

GÜNCEL
Cumartesi, 20 Ağustos 2005 (20 yıl 9 ay önce)

Diskurunda Kürt sözcüğüne pek rastlanmayan. Kürt sorununda rejimin geleneksel asimilasyon ve yok sayma politikasını düstur edinmiş olan Başbakan Erdoğan “Kürt sorunu”nun varlığını kabul etti ve bu sorunu demokratikleşme ile çözeceklerini belirtti.

Siyasi yaşamı boyunca Kürt sorununun varlığını inkar eden bir profil çizen Erdoğan, kendisine “Kürt sorununu nasıl çözeceksiniz?” diye soran Kürt işçiye “Düşünmezsek sorun kalmaz” hafifliğinde bir cevap vermişti. Aynı söylemi bir kaç ay önce, Norveç’te, uluslararası basının önünde “böyle bir sorunumuz yok” diyerek tekrarlamıştı. Peki ne oldu da bugün Erdoğan bu sorunu kabul etti? Sorunun kabulüyle rejim Kürt sorununa yaklaşımda bir konsept değişikliğine mi gidiyor? Hedef ne, vuruş kime?

Soruların cevabı gelişmelerde saklıdır. Gelişmelerden kastımız PKK‘ye koşulsuz silah bırakma çağrıları yapan liberal aydınların Başbakanla görüşmesi değil. Kırılgan bir zeminde hareket eden işbirlikçi tekelci burjuvazinin yaşadığı iç gerilim ve çatışmaların uluslararası gelişmelerle birlikte giderek tırmanma eğilimine girmesinden bahsediyoruz. Bir yanda AB ile müzakere masasında gündeme gelecek olan Kıbrıs, Ermeni ve Kürt sorunu konusunda izlenecek politikada egemen sınıflar içindeki yaklaşım farklılığının yarattığı gerilim… Diğer yandan Ortadoğu’da Irak işgalinden sonra vites büyüten ABD emperyalizminin Suriye ve İran‘ı hedef menziline almasıyla rejimin yaşadığı tedirginlik var. >b>İşbirlikçi burjuvazi ve Ordusunun tedirginliği BOP‘un sarsıntılarının özellikle Kürt sorununda başlarına yeni belalar açmasıdır. Güney Kürdistan’daki Federasyon bu korkuyu besleyen güncel bir etken oluyor. Tam da bu kesitte ekonomik tıkanma işaretleri de çoğalıyor. İhracat ithalat dengesizliği büyürken borsalar güncel gelişmelere “rutin dışı” tepkiler veriyor.

Tırmanan iç gerilim

Geçiş süreçlerine özgü sarsıntı ve dalgalanmaların vuku bulduğu, her konu ve gündemde çok hızlı iniş çıkışların yaşandığı bir konjonktürde egemen güçler içinde karşılıklı hamlelerle süren kapışmalar yaşanıyor. Güçler ve mevziler tahkim ediliyor ve her ekonomik, siyasi atak bir karşı atakla yanıtlanıyor. Bu kapışma içinde devrimci stratejik bir vizyona sahip olamayan kimi güçler ise bu süreçlerin piyonajı olarak işlev görüyorlar.

Milliyetçi şoven kampanyayla gerileyen konumlarını yeniden tesis etme çabası içindeki ordunun atakları AB’deki iç gelişmelerden güç alarak sürüyor. Fransa’da AB Anayasasının reddedilmesinden sonra AB içinde genişleme konusundaki tutum farklılığının Türkiye aleyhine gelişmesi ve Londra’daki bombalamaların da etkisiyle emperyalistlerin güncellediği “anti-terör” konseptinin yarattığı havayı arkasına alan Genelkurmay, Hükümeti ve liberal çevreleri sıkıştırıp konumunu güçlendirme atakları yapıyor.

Buna karşın tekelci sermaye ve Hükümetin emekçi kitlelerde zayıflama eğilimine giren AB hayallerini canlandırma çabaları var. TÜSİAD ve Hükümetin AB müzakereleri öncesi girişecekleri ideolojik manipülasyon kampanyasının gönüllü malzemesi yine liberal aydınlar oldu. İçlerinde Genelkurmay’ın kumanda ettiği milliyetçi şoven dalganın yarattığı zeminde İHD‘den istifa ederek bir anda burjuva medyanın “starı” oluveren yazar Adalet Ağaoğlu, ÖDP yöneticileri ve AKP‘ye yakın islamcı gazetecilerin de bulunduğu bir heyetin Başbakanlıkta kabulü ile kampanyanın startı verildi. Ardından çok misyon yüklenen Başbakan’ın Diyarbakır ziyaretiyle sürdürülen liberal manipülasyon kampanyası böylece gündeme oturdu. Kanıksanan ve giderek inandırıcılığı zayıflayan “demokratikleşme” söylemi bu defa Kürt sorunu vesilesiyle tazelendi. Bu söylemin sahteliğini anlamak ve hiçbir şey getirmeyeceğini görmek için fal bakmaya gerek yok. Somut uygulamalara, üstelik sadece birisine, Terörle Mücadele Yasası’nda yapılmak istenen değişikliğe bakmak yeter; TMY’de devrimci basına karşı giyotin gibi kullanılan “propaganda suçu” genişletilmiş bir çerçeveyle yeniden getiriliyor. Buna rağmen resmi makamların ağzından “demokratikleşme” sözcüğünü duyduklarında Beethoven’in 9. Senfoni’sini duymuş gibi kendinden geçen AB’ci liberaller olsun, teslimiyetçi-tasfiyeci “barış ve demokratik cumhuriyet” politikalarına dayanak arayan reformist Kürt çevreleri olsun Başbakanın Kürt sorununu kabul etmesi ve demokratikleşme yoluyla çözüm getirileceği sözlerini çeşitli şekillerde yorumlayıp ortalığı bulandırmaya, boş hayaller yaymaya başladılar bile.

Patlayan bombalar

PKK’nin son dönemde geliştirdiği askeri eylemlerin hangi politikaya hizmet ettiğine ve neyi hedeflediğine bakmadan Başbakan’ın bu kabulünü PKK’nin askeri inisiyatifinin bir sonucu olarak görüp silahlara yön veren teslimiyetçi stratejiyi aklama heveslileri de var. Irak işgali sonrasında İran ve Suriye‘ye gözlerini diken ve istismar konusu olarak bu ülkelerdeki Kürt sorununu ve işbirlikçi Kürt gruplarını hesaba katan ABD emperyalizminin göz yumması ve boş bıraktığı sahada kendisine hareket alanı bulan PKK Türkiye’nin AB müzakerelerine doğru giderken bir konum yakalama amacıyla ve Öcalan tecritine bağlanmış olmasından dolayı inisiyatifin asıl olarak Genelkurmay’da olduğu bir askeri eylem sürecine girdi. “Ben de varım!” esprisiyle yapılan eylemler ne askeri ne de politik açıdan Türkiye’yi zorlayacak ve ona herhangi bir taviz verdirecek mahiyette değildir. Dolayısıyla Erdoğan’ın manevrasını PKK’nin askeri eylemleriyle ilişkilendirmek gerçeği yansıtmıyor. Ama şunu da belirtelim ki hergün bombaların patlaması, asker cenazelerinin peş peşe gelmesi gerici kesimlerdeki “terör fobisi”ni canlandırmakta, Türkiye’deki politik gündemi de bu sınırlar içinde etkilemektedir. ‘Terör fobisi’nin de ötesinde, “bayrak provakasyonu”ndan bu yana sistematik bir biçimde tırmandırılan şovenizmde yeni bir sıçrama yaşanır oldu. Bu zemin, devlet katında sadece ordunun pozisyonunu güçlendirmesini kolaylaştırıcı bir psikolojik-siyasal ortam sunmakla kalmıyor, “Yeniden yapılandırma” kapsamında TMY ve başka yasalarda Öcalan bahanesiyle yapılan ve bundan sonra yapılacak olan düzenlemeleri kolaylaştırıyor. Dahası şovenizmdeki bu kabarma, bu psikolojik-siyasal iklim “sivil halk” katında en basit demokratik eylemlerin bile toplu linç ve saldırı girişimleriyle karşılanmasına neden oluyor. Burada PKK’nin son süreçte giriştiği yeni eylemlerin, özellikle turistik yerlerde bomba patlatma türünden başvurduğu yöntemlerin salt bir fobiyi canlandırmakla kalmayıp her iki cephede de gericiliğin değirmenine birçok yönden su taşıyan karakterini görmek gerekir.

İş göremeyen geleneksel politika

Kürt sorununda geleneksel inkar ve imha siyasetinin, uzunca bir dönem savunulan “kırmızı çizgiler”in artık işe yaramadığını onun asli sahibi ve uygulayıcısı olan Genelkurmay tarafından bile artık örtük olarak ifade edilmektedir. Bu politikanın yeni koşullara, oluşan yeni bölge denge ve dinamiklerine yanıt veremediği, içte ve dış siyasette Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçlarına yanıt olamadığı ve onun ekonomik ve siyasi manevra kabiliyetini sınırlandırdığı, hatta kimi durumlarda engellediği ortada. Özellikle Güney Kürdistan’da Kürt Federe Devleti’nin resmileşen varlığı ve bunun diğer üç parçadaki Kürt kitleler üzerindeki etkisi ve İran, Türkiye ve Suriye’deki Kürt sorununu bundan böyle sürekli gündemleştirici nesnel misyonu rejimin bugüne dek sürdürdüğü politikayı boşa düşüren bir faktör olmuştur. Türkiye’nin Güney Kürdistan’la iktisadi, askeri ve siyasi ilişkilerin günden güne fiilen geliştiği bir ortamda ve Irak’ta güçlenen merkezkaç eğilime bakarak Güney Kürtlerine hamilik ederek entegrasyona yönelme, bu şekilde güçlü tampon bölge, arkabahçe yaratma eğiliminin sermaye içinde güçlendiği hesaba katıldığında rejimin geleneksel Kürt politikasının eskisi gibi sürdürülemeyeceği görülecektir. Bu açıdan devletin mevcut resmi politikasını kıyısından köşesinden kesen “ayrıksı” söylemlerle bu politikanın asli sahipleri olan orduyu sıkıştırmaya kalkmak ucuz ama kısa bir süre için iş gören bir manevradır.

Yeni söylemin anlamı ve hedefi

Ancak manevra asıl olarak orduyu değil, emekçileri hedeflemektedir. Liberal demokratikleşme söylemiyle zayıflayan AB’ciliği güçlendirmek ve bu zeminde ideolojik manipülasyon sahasını genişletmek… Kürdistan’da kirli savaş döneminde gelişen, son yıllarda iyice serpilen Kürt sermayesiyle birlikte bölgede (hem iktisadi dayanaklarını hem de kapitalist gelişmenin, neoliberal uygulamaların zeminini güçlendirdiği burjuva liberal çizgideki siyasal desteğini) dayanaklarını güçlendirmek… Bu zemini ve bu dayanakları atlama tahtası olarak kullanarak Güney’e de sarkıp yeni sermaye birikimi için alan açmak… Tüm bunların yanısıra Kıbrıs, Ermeni politikalarında ve son büyük özelleştirme yağmalarında milliyetçi hezeyanı arkasına alan ordu, “kızıl elmacı” vd kesimlerin yarattığı basıncı dengelemek için Türkiye’deki liberal çevrelerin yanısıra Kürt liberallerini de yedekleyerek elini güçlendirme isteği de vardır kuşkusuz bu manevrada. Başbakanın sözlerinin bütün anlam ve hedefi budur. Başbakanın çıkışında bundan öte anlamlar arayan, sözgelimi devletin ya da AKP Hükümetinin Kürt sorununda “demokratik, barışçıl çözüm” yoluna gideceği şeklinde ahmakça sonuçlar çıkararak boş beklenti ve hayaller yaratmayı amaçlayan burjuvazinin politikalarına payanda olan ve emekçileri de bu politikaların dolgusu haline getirmek isteyen reformist, liberal çevreler olacaktır. Tıpkı 1991‘deki DYP-SHP Hükümeti Başbakanı Demirel’in “Kürt realitesini tanıma”sından sonra yarattığı “demokratikleşme” havasının gönüllü üfürükçüleri gibi bugün de aynı sınıfsal ve ideolojik kökenlerden gelen sağlı-sollu, silahlı-silahsız geniş bir liberal yelpaze aynı misyonu yükleniyorlar.

Pek “milli” konsensus

Sözkonusu olan son derece hasas bir “milli” sorun olan Kürt sorununda tutum olunca AKP’nin ve Hükümetin kendi başına politika geliştirip hayata geçirmesi beklenemiyeceği gibi bunu emperyalist efendilerinden ve onların bölge politikalarından ayrı düşünmek de imkansızdır. AB’nin, ABD’nin “askeri yöntemler dışında yeni açılımlar düşünün” telkinlerinin daha fazla kulak ardı edilemeyeceği açıktır. Emperyalizmin “yeni açılımlar”dan kastı bir alt kimlik olarak Kürt varlığının kabulü, bireysel kültürel hakların tanınması, anadilde eğitim, yayın vb genişletilmesi, yerel yönetimlere daha fazla yetki, bir af yasasıyla gerillanın indirilmesi vb uygulamaları içeren ve sorunu “kabul edilebilir düzeyde” tutarak geleceğe taşıyan ikiyüzlü bir politikadır. Bu politikada devlet kurumları ve egemen sınıflar içinde genel bir konsensus sağlandığı atılan adımlardan da anlaşılıyor. Bu yönde atılan adımlar BOP içinde ABD’nin Kürt sorununu nasıl tanımladığı ve nereye yerleştirdiğinden duyduğu rahatsızlık ve AB’nin Türkiye ile müzakere sürecinde daha fazla taviz isteyebileceği kaygısı taşıyan ordu ve bürokrasinin ayak sürümesi nedeniyle şimdilik durdurulmasına karşın sürecin bu yönde işleyeceği açıktır. Hükümetin geliştirmeye çalıştığı söylem de emperyalistlerin çizdiği bu sınırları aşmaz, aşamaz. Kısaca ve altını çizerek belirtelim Kürt sorununun varlığının kabulü ve demokratikleşmeyle çözeceğiz söylemi rejimin geleneksel inkar ve imha konseptinin dışına çıkış, bu konuda yeni ve radikal bir politika değişikliğine gidildiği anlamına gelmediği gibi emperyalistlerden gelen çözüm önerileriyle de uyum içindedir.

İstikrar istikrar

Diyarbakır’da bir kaç yüz kişiye hitaben konuşan Başbakan “tek bayrak, tek millet” vurgusunu ihmal etmeden bölgeye yönelik politikayı gayet anlaşılır bir şekilde açıkladı: “Çıkardığımız Teşvik Yasası’nın anlamı nedir? Bedava arazi veriyoruz, 5 yıl vergi almıyoruz. Enerjiyi indirimli veriyoruz. Sigorta primlerini indirimli alıyoruz.” İşbirlikçi tekelci sermayeye ve Kürt burjuvazisine bu kadarı da yeterli gelmiyor. O köylerin zorla boşaltılmasıyla kentlerde biriken devasa boyuttaki işsizler ordusunu ölümüne sömürmek için, asgari ücretin bölge için yarıya indirilmesini de istiyor. “Bu durumda uçakla 18 saat mesafedeki Çin yerine 2 saat mesafedeki Güneydoğu’yu tercih edecek” sermaye. Bir Kürt burjuvası, Diyarbakır Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı diyor bunu. Ama bunun için istikrarsızlık unsuru hiçbir şey bırakılmamalı. “İlla bir ad koymak gerekiyorsa bunun adı”: Stabilizasyondur; her yol ve yöntemle yürütülen bir süreç.