“Kürt realitesini tanıyoruz”... “AB'ye giden yol Diyarbakır'dan geçer”... “İlla bir ad koymak gerekiyorsa bunun adı Kürt sorunudur”...
‘90′lı yılların timsah jargonundaki o pek dramatik ifade yükseliş halinde: “Fırat’ın ötesinde bir kuzu kaybolsa…”
İtişme de yeniden başladı. “Kürt sorunu benim sorunum”, “Hayır, önce benim sorunum”.
Peki varlığını “Kürt sorunu” kavramını duyduğunda “Bunun arkasından Laz sorunu, Çerkez sorunu, Arap sorunu vd gelecek” şartlı refleksi ile idame ettiren şoven paranoya tümden mi “haksız”: O, kurduğu halklar hapishanesinde 70 yıllık yönetmeliğine en az halel getirerek gardiyanlığa devam etmek istiyor. Köpeksiz köyde değneksiz dolaşsın, bir halka karşı gözüdönmüş bir düşmanlıkla, ezmek için, zevk için, prim için cinayet işlesin, bok yedirsin, insan yaksın, kimse hesap sormasın…. üstüne üstlük bütün bunlarla “milli güvenlik” adına siyasal pozisyonunu güçlendirsin, rant elde etsin istiyor. Birkaçına çizik atıldı diye eli tümden boş kalmış gibi uluyor: “Yetki, daha fazla yetki!”
Boş ve boşuna! Fırat’ın ötesinde çok “kuzu” kayboldu; yüzlerce köy yakıldı, milyonlarca Kürt emekçisi vatanından koparılıp yalnızlık, tecrit ve sefalet çukuruna atıldı. Ama tüpten çıkmış macunu geri sokabiliyor musunuz! Arkanızda o taş gibi ağırlığınızca halka karşı işlenmiş suç varken Kürt sorununun varlığından istediğiniz kadar bir lütufmuş gibi bahsedin. Orta sınıflar üzerindeki gücünüzü “adaletsiz” aydın açıklamalarına tahvil edin. Bir halkın artık ulusal simgelerle de sınırlanamayacak özlemleri, acıları, laneti siz yok sayınca yok olmuyor!
Fakat Erdoğan’ın liberal aydınlarla görüşmesi ve Diyarbakır konuşmasından sonra ortaya çıkan homurtunun toplumsal gericilik içindeki etki gücü ne olursa olsun, baskın olan alkış sesleri. “İcraatı görelim”le birleşik umut deklarasyonları, suyu ılıştırıyor. Türk ve Kürt, silahlı ve silahsız liberaller, iki gelişmeyi de her zamanki “Değer biçiyoruz” tavrıyla beklenti yontmak için kullanıyorlar. Beyoğlu’ndaki liberal “kafe” sohbetleri, ihtimal, 3 Ekim’e kadar devran bizim diye başlayıp “Genelkurmay’a karşı” AKP’yi içtenlikle pullayarak kuruyor şatolarını. Belki daha da vahimi, bu kez de “Hepimiz İHD’liyiz” tutumu alan “öteki”ci postmodern devrimcilerimizin bir yandan “Ama Erdoğan devlet adına özür dilemedi ki” sözde soldan yorumunu yaparken, bir yandan da “Gerilla inisiyatif gösterdi, başbakanı Kürt sorununu itirafa zorladı” diye sirkatin söylemeleri. Bahsi geçen “açılım”, açıla açıla ekonomik entegrasyonu derinleştirme esaslı imiş, buna “Türkiye anayasal vatandaşlığı” kenar süsü yapılacakmış ne gam!
Ister teslimiyetçilikten, ister çaresizlik ve kuyrukçuluktan olsun, şu kenarda en fazla birkaç parçası kalmış puzzle’ın üstünü örtmek, onun emperyalist ve işbirlikçi sermayenin çıkarları doğrultusunda dizayn edildiğini gizlemek, başta Kürt emekçileri olmak üzere halka karşı suç işlemekten başka nedir ki?
Eğitimsiz ama tedrisatı STK’lar tarafından da gündeme alınan işgücü olarak, pazar derinliği olarak, zengin yeraltı ve yerüstü kaynakları, turizm potansiyeli vd vd olarak Kuzey’i… Neredeyse bakir ve sermaye ihracı için çok daha elverişli bir alan olarak Güney’i ile Kürdistan’ın emperyalist ve işbirlikçi sermayeye “vadedilmiş topraklar”ı duruyor tablonun merkezinde. ABD ve AB mali oligarşisinin leş kargaları gibi üşüştükleri “coğrafya”, bölgesel güç olma peşindeki Türk tekelci burjuvazisi ve kan emmenin tadını almaya başlayan Kürt burjuvazisi için de halı gibi uzanıyor. Proletarya örgütlülüğü ve hareketi bakımından deneyimsiz, yaşam standart ve beklentileri düşük, yarı serf Kürt emekçileri, asgari ücretin de esnekleştirilip yok edilmesi anlamına gelen bölgesel asgari ücretin fiili kolaylığı da sağlanarak işgücü pazarına sürülüyor. Güney’de 500 Türk ve Kürt firması, ABD, İngiliz ve AB tekelci vampirlerinden kalanı tırtıklamaya soyunmuş durumdalar.
O halde onyıllar boyunca emperyalist sermayenin en fazla “ayıplayarak” koruduğu Güney Afrika’nın apartheid rejimi nasıl ‘90′ların başlarında elmastan uranyuma bilcümle maden ve sanayi kollarının neoliberal yağmalanması önünde engel haline gelmiş ve yeniden dizayn edilmişse; Türk rambolarının fizik gücüyle ayakta tutulan Kürdistan’ın da vahşi kapitalist sömürü için tabi tutulacağı ekonomik-siyasal-toplumsal mühendislik, onun eskisi gibi yönetilmemesini gerekli kılıyor. O halde, nasıl ırkçı beyazlar hala siyahları bağırlarındaki kamalar gibi hissetmelerine ve hala ırk üstünlüğü yargılarını besleyedurmalarına rağmen yeni Güney Afrika rejimi inşa edilmişse, emperyalist sermayenin önündeki handikapların zor gücüyle yıkılıp geçildiği Kürt coğrafyasında da sermaye için “yeni bir dünya” kuruluyor. Bu rejimden nasıl halkın sevgilisi ANC şahsında ABD’nin emperyalist politikalarının siyahi bir işbirlikçisi doğurulmuşsa, PKK’nin şahsında da Kürdistan’da yalnız siyasal çizgisini değil, askeri politikasını, düşünce ve beklentilerini ABD ile uyum üzerine inşa etmiş bir güç, emekçilerin çıkarlarına karşıt pozisyonlara doğru “yükseliyor”.
Burjuvazi, “ulus” ve “sorun” kavramlarını siyasal baskı -ve gerektiğinde imha-, ekonomik eşitsizlik ve yağmalama ilişkisinde biraraya getirdi. Emperyalizm, “ulusal baskının yeni bir tarihsel temelde genişletilmesinden başka bir şey değildir” (Lenin). Sosyalizm, işçi sınıfı ve ezilen halklarının karşısına uluslar için tam ve gerçek hak eşitliği sloganı ve pratiği ile çıktı. Bugün Kürt halkı, binlerce kız ve oğlunu feda ettiği bir savaşın deneyimi olarak ne karşıdevrimin baskı aygıtlarına güveniyor ne de parlamentosuna. Öte yandan ise, liberal reformculuğa karşı neredeyse tamamen silahsız… Kürt işçi ve emekçilerinin bu yörüngeden çıkarak mücadele alanlarında kendi ulusal-sınıfsal talepleriyle boy vermesi, proletaryanın şoven milliyetçi tuzakları, örümcek ağlarını yırtıp atmasına; Kürt sorunun kendi sorunu, çözümünü de kendi sosyalist çözümü olarak görmesine bağlı. Işçi sınıfı devrimcileri için bu, kendinde bir görev olmaktan çok, işçi sınıfının savaş deneyimi ile donanmış militan bir bölüğünü oluşturmaktan başka bir şey değildir.
Kürt kentlerinde, kırlarında bir yanda servet ve sermaye bir yanda onlarca insanın doluştuğu yoksul evlerinde sefalet birikiyor. Proletaryanın çözümü: Her ulus, iki ulustur şimdi!